AKINCILAR

AKINCILAR FORUM
 
AnasayfaKapıGaleriAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 ÇAKAL CARLOS'LA HAFTALIK GÖRÜŞMELER

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
AZYA
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: ÇAKAL CARLOS'LA HAFTALIK GÖRÜŞMELER   Salı Mart 29, 2011 5:11 pm

CARLOS’UN 20 MART 2011 GÜNÜ AVUKATI GÜVEN YILMAZ VE TERCÜMANI HAYREDDİN SOYKAN’LA YAPTIĞI TELEFON GÖRÜŞMESİNİN TERCÜMESİ

Kumandan Mirzabeyoğlu nasıl, iyi mi? Diğer kardeşlerim nasıl?
(Av. Güven Yılmaz, hepsinin iyi olduğunu söylüyor. Av. Yılmaz, “şu ân” İstanbul Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde Yeni Devir Hukukçular Derneği olarak düzenledikleri ve Anayasa Mahkemesi eski raportörü Doç. Dr. Osman Can’ın konuşmacı olarak katıldığı “Yeni Devlet, Yeni Siyaset” konulu konferansta bulunduklarını belirtiyor.)
Çok güzel.
Bu arada, Afrika Milletler Komitesi’ne gönderdiğim mektubu almış olmalısınız. 23 Ocak 2011’de yazdığım bir mektubtu bu. Ne kadar ilginç değil mi? Daha o günden bugüne dair söylediklerim, şimdi tek tek gerçekleşiyor. Ben en iyisi Amerika Birleşik Devletleri’ne gidip “devletler masası”nda kendime bir iş bulayım, devletler üzerine tahliller yapayım. Yıllık bir milyon dolardan aşağısı kurtarmaz ama. (Gülüyor.)
(Av. Güven Yılmaz, “Bugün muhtemelen Libya ve Libya aleyhine alınan Birleşmiş Milletler kararıyla ilgili konuşmak istersiniz. Ancak Chawki Malek adlı France 24 haber kanalından bir muhabirin sizden cevablamanızı rica ettiği bazı sorular var. Dilerseniz tercüman arkadaşım Hayreddin Soykan’a vereyim, onlar adına size soruları o sorsun.” diyor. Av. Yılmaz’dan telefonu alan tercüman Hayreddin Soykan, Kumandan Carlos’un konuşmalarından oluşan “Söz Çakal Carlos’ta” adlı kitabı okuyan sözkonusu Fransız devlet kanalının Ankara’daki Türkiye muhabirinin, Mehmed Ali Ağca’nın Papa’ya düzenlediği suikastle ilgili olarak çektikleri bir belgeselde değerlendirmek üzere Carlos’a sorduğu dokuz soruyu soruyor, Carlos da cevablıyor. Soru-cevab faslı sona erdikten sonra, Hayreddin Soykan, “Buradaki avukatlarınız, Libya’ya yönelik olarak Fransa ve müttefikleri tarafından başlatılan saldırıları protosto etmek amacıyla yarın İstanbul’daki Fransız Konsolosluğu önünde bir basın açıklaması yapacaklar. Bu vesileyle, Birleşmiş Milletler kararıyla Fransa, ABD ve müttefikleri tarafından Libya’ya düzenlenen bu saldırılar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Libya’nın geleceği hakkındaki değerlendirmeleriniz neler olabilir?” şeklinde bir soru soruyor. Ancak daha sorusu biter bitmez, âniden telefon bağlantısı kesiliyor. Aradan yarım saat geçtikten sonra Kumandan Carlos yeniden telefonla arıyor. Av. Güven Yılmaz telefonu açıyor.)
Kusura bakmayın, konuşurken sözlerimi kestiler. Bana da “bir yanlışlık oldu” falan dediler. Yeniden aramak zorunda kaldım. Neticede avukatımla konuşuyorum, müdahale etmemeleri lâzımdı ama, sansür ve kontrol var tabiî.
Neyse, Hayreddin Soykan oradaysa devam etmek isterim.
(Av. Güven Yılmaz, “elbette” diyor ve Libya hakkındaki yarım kalan konuşmayı kaldığı yerden sürdürmesi için telefonu tekrar Hayreddin Soykan’a veriyor.)
Libya meselesi hakkında bugün kısaca söyleyebileceklerim şu şekilde:
Öncelikle, Türkiye’nin Libya’ya düzenlenen saldırılarda topraklarını kullandırmaması çok isabetli oldu.
Diğer yandan, Bahreyn’i düşünün. Bugün orada en basit haklarının tanınmasını isteyen silahsız insanlara ateş ediliyor. Suudî Arabistan, bu insanları katletmek üzere, zırhlı araçlarla birlikte Bahreyn’e 1000 asker gönderiyor, onlar da katlediyor ve hernedense hiç kimsenin sesi soluğu çıkmıyor, kimseden bu cinayetlere karşı bir itiraz yükselmiyor.
O bölgedeki Emirlikler, çokça lafı edilen “demokrasi”nin zerresinin dahi bulunmadığı, hak diye birşeyin tanınmadığı devletlerdir. İşte buraya, hiçbir ayırım gözetmeksizin kalabalıklara ateş etmesi için yüzlerce asker gönderiliyor da kimsenin umurunda olmuyor. Peki niye?..
İngilizlerin neredeyse 200 yıldır üsleri var orada. Aynı şekilde, Amerikalıların da büyük bir deniz filosu, müdahale gücü mevcut Bahreyn’de. Ne var ki, burunlarının dibinde olduğu hâlde Bahreyn’de tüm bu olanları görmeyenler, sivillere saldırı var diye hikâyeler icad edip Libya’da hemen bombalarına başvurabiliyorlar.
(Hayreddin Soykan, Yemen’de de benzer şekilde 40’tan fazla insanın devlet güçlerince öldürüldüğünü söylüyor.)
Yemen çok karmaşık bir mevzu, durumu Bahreyn’le tıpatıp aynı değil. Zira, Bahreyn’de “karmaşık” hiçbir şey yok. Herşey o kadar açık, o kadar berrak ki! Bir kere, Bahreyn’dekilerin ne bir silahı var, ne de şiddet kullanan insanlar bunlar. Sadece Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde mündemiç asgarî haklarını taleb ediyorlar. Peki bu insanlara ateş açılırken Bahreyn’deki o Amerikan komandoları ne yapıyor? Hiçbirşey! İsteseler caddelerdeki bu katliâmı ânında engelleyebilirlerdi. Bunu yapmak yerine, yarım ağızla kınamakla yetiniyorlar.
Şimdi bu şekilde Kaddafî’yi savunduğuma bakmayın. Meseleyi şahsîleştirmediğim için onu savunuyorum. Yoksa, bizim örgütümüze karşı iki kez yanlış yapmıştır Kaddafî.
İlk yanlışını OPEC operasyonu sırasında yapmıştır. Operasyonumuzu tam anlamıyla sabote etmiş ve eylem fikri onun başının altından çıkmışken bizi eylemin hemen her safhasında yalnız bırakmıştır.
İkinci yanlışı ise, benim Yemen diplomatik pasaportuyla Trablus’a gittiğim sırada yapmıştır. Yanımda eşim, küçük kızım ve teşkilâtımızdan bir başka kişi daha bulunurken ve üstelik hepimizin de diplomatik pasaportları varken, Libya’da kalmamıza izin vermemiş ve gerisin geriye uçağa, hem de içinde Amerikan istihbarat servisinden görevlilerin bulunduğu uçağa binip başka bir ülkeye gitmemizi istemiştir. Anlıyor musunuz?
Peki Kaddafî bize bu kadar yanlış yapmışken, niçin kalkıp onu destekliyorum şimdi? Çünkü aslında ben, bağımsız bir ülke olan Libya’yı ve yine Libya halkını destekliyorum.
O Libya halkı ki, diğer Arab ülkelerine kıyasla hemen herşeyleri vardır. Libya’da, başka Arab ülkelerinde gördüğünüz o açlara, sefillere rastlayamazsınız.
Evet, Libya’da da fakirler vardır ama, bunlar Libyalı değil, kimi Libyalı seçkinlerin sömürdüğü yabancı işçilerdir.
Libya’daki bir diğer mesele: Irkçılık!.. O isyancılar, çok sayıda siyah derili insanı katledecek kadar ırkçıdır aynı zamanda. Dikkat ederseniz, hükümetten bahsetmiyorum, Kaddafî ırkçı falan değildir çünkü. Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı mevkiine kadar çıkmış Ebu Bekir Yunis bile bir zencidir meselâ ve bunun gibi hem orduda hem hükümette çokça örnek vardır Kaddafî’nin yakın çevresinde. Kaldı ki, Libya nüfusunun yüzde 15 kadarı siyahîdir, Libyalı siyahî. Libya’nın da her yerine dağılmışlardır üstelik. E bakın bakalım, o isyancılar arasında herhangi bir zenci görebilecek misiniz? Bir iki tane bile olsun bulunmaz mı? Ama yok, bulunmuyor. Tam tersine, “bunlar Afrikalı paralı asker” deyip, ya dövüyor ya öldürüyorlar.
Obama; siyahî bir adam. Karısı, çocukları ve kardeşleri de öyle. Obama şimdi kalkmış bu ırkçı suçluları destekliyor. Tabiî aslında bir bahane icad edip bunların topraklarını işgal etmek, dışarıdan müdahale etmek istiyor.
Bu arada, Katar’ın Libya’ya asker göndermesi ne kadar acı verici bir durum, değil mi? Katar gibi ülkeler, yetmiyormuş gibi, işgalci Fransızları, İngilizleri, Amerikalıları bölgeye davet ediyor, yakıp yıksınlar diye yalvarıyorlar. Ayıptır.
(Hayreddin Soykan, Libya’ya saldırı başlamazdan önce dünyadaki menfî propagandadan etkilenen Türk toplumunun, saldırı başlar başlamaz saf değiştirdiğini ve şimdi çoğunlukla Kaddafî’yi desteklediğini belirtiyor.)
Elbette öyle olmalı. Çok güzel.
Size bir şey söyleyeceğim. Türk hükümetinde çok akıllı insanlar var, hakikaten çok iyi siyasetçiler bunlar. Türkiye’deki 50 yıllık ve köklü, son derece stratejik Amerikan üslerini kullandırtmadılar meselâ; Libya’ya bu üslerden saldırma iznini vermediler ABD’ye. Aynen, Amerikan ordusuna Türkiye yolundan Irak’a geçiş izni vermedikleri gibi.
Şimdi hatırıma Bülent Ecevit ve Erbakan geldi. Kaddafî, Kemalist olmasına rağmen benim de sevdiğim ve hem Arab davasını sahiblenici hem milliyetçi hem dürüst yönleri sebebiyle takdir ettiğim Ecevit’e olan muhabbeti sebebiyle, gitti Erbakan’a son derece kaba davrandı. Halbuki Erbakan, kendisinden önce gelenlere kıyasla çok iyi bir insandı. Ondan iyisi gelmemişti daha önce Türkiye’ye. Bu konuda yanlış yaptı Kaddafî.
Ancak şunu da unutmayın ki, Kaddafî daima Türkiye’yi destekledi, Türkiye’nin bütünlüğünü savundu. Etnik olarak Türkleri kasdetmiyorum yalnızca. Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla bir bütün olarak Türkiye’yi ve Türk toplumunu destekledi.
(Hayreddin Soykan, 1974’de Türkiye Kıbrıs’a müdahale ettiğinde herkes Türkiye’ye ambargo uygularken, yalnızca Libya’dan maddî destek geldiğini ifade ediyor. Tam da bu yüzden, Kaddafî’nin şu ânki en zor zamanında Türkiye’nin Libya’yı desteklemesinin bir vefa gereği olduğunu vurguluyor.)
Unutmayınız ki, Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, İngiliz döneminden itibaren gayet güzel biçimde yanyana yaşıyorlardı. Ne zaman ki faşist Rumlar bir darbe yapıp Başpiskopos Makarios’a da suikast düzenlediler, işte o zamandan sonra Türklerle Rumların arası bozuldu ve Türkiye de kendi soydaşlarının hayatını kurtarmak için müdahale etmek zorunda kaldı. Ne var şimdi bunda? Tabiî ki koruyacaktı; meşrûydu. Şimdiki bölünme ise bence doğru değil ve Kıbrıs toplumunun tarihî yapısına uymuyor. Kimseye de faydası yok ve birlikte yaşamanın yolları araştırılmalı bana göre. Bu şekilde daha fazla gidemez çünkü.
İşte Kaddafî, dünyada herkesin Türkiye’ye kendi insanlarını koruduğu için cebhe aldığı ve ambargo uyguladığı bir demde çıkmış ve “hayır, bunda yanlış olan birşey yok, tabiî ki Türkiye kendi insanını koruyacaktır!” diyebilmiş yegâne insandır.
Kaddafî’nin hoşlanmadığınız yönleri olabilir, bu ayrı bir mesele, fakat size birşey söyleyeyim: Libya’daki rejim, mevcut Arab dünyasının en iyi rejimidir. Bunu da hiçbir zaman hatırdan çıkartmayalım isterim.
Yine unutmayalım ki Kaddafî, gerek Arab dünyasında gerekse İslâm dünyasındaki tüm haklı davaları desteklemiş, en başından beri Filistin davasını savunmuş, haklı davalar için savaşan herkesi, özellikle İsrail’e karşı savaşan direnişçileri korumuş, hattâ silahlandırmış bir insandır. O ve Saddam. Kim vardı başka?
(Hayreddin Soykan, Saddam’a karşı 8 yıl önce 19 Mart 2003’te başlatılan emperyalist saldırıyla bugün Kaddafî’ye karşı 19 Mart 2011’de başlatılan saldırının aynı “gün”e rastlamasının düşündürücü bir tevafuk olduğunu ifade ediyor. Hem Saddam’ın hem de Kaddafî’nin, bu saldırganlar tarafından, yaptıkları “kötü” işler için değil, aynen Kumandan Carlos’un daha önce ifade ettiği gibi, emperyalizme karşı ve kendi davaları için yaptıkları “iyi” işler için cezalandırılmak istendiğini vurguluyor.)
Elbette.
Son olarak ifade etmek istediğim husus şudur: Libya halkının direneceğine ve savaşacağına inanıyorum, onlara güveniyorum. Tepeden istedikleri kadar bombalasınlar. Neticede toprağa ayak basmak zorundalar. İşte o ân geldiğinde Libya halkı savaşacaktır. Kendilerini –aynen İtalyanlara karşı savaştıkları gibi- savunacaklardır. Bu büyük güçler toprağa indiğinde olanları görüyoruz. İşte Irak. Ne oldu; istediklerini tam anlamıyla yapabildiler mi? Dua etsinler, orada Şiî işbirlikçiler buldular kendilerine. Normal milliyetçi ve iyi müslüman olan Şiîlerden bahsetmiyorum. O hükümet çevresindeki hain Şiîleri kasdediyorum. Gün gelecek hepsi ölecek, hepsi infaz edilerek o ihanetlerinin bedeli ödetilecektir. O gün geldiğinde kimse kurtaramayacaktır onları.
Irak’taki mesele, bu bakımdan çok büyük, çok zorludur. Lâkin Libya’daki öyle değil. Basit kabile meseleleri, aşiret problemleridir bugün yaşanan. O bölgeyi iyi tanıyorum. Çözülmeyecek derinlikte değildir oradaki meseleler.
Ve bundan sonra sıra, emperyalizm için -stratejik açıdan- Libya’dan kat kat daha büyük bir tehdid arzeden Venezüella ve Chavez’dedir. Bu yüzden, gereken yapılmalı, o gün gelmeden Venezüella’nın yurt içinde ve dışındaki bürokrasisini saran kirler âcilen temizlenmelidir. Bence buna, tam anlamıyla NATO ajanı olan Venezüella’nın Fransa büyükelçisiyle başlanmalıdır.
Allahü Ekber.

20 Mart 2011
İngilizceden Tercüme:
Hayreddin Soykan
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ÇAKAL CARLOS'LA HAFTALIK GÖRÜŞMELER   Salı Mart 29, 2011 5:12 pm

CARLOS’UN 26 MART 2011 GÜNÜ AVUKATI GÜVEN YILMAZ’LA YAPTIĞI TELEFON GÖRÜŞMESİNİN TERCÜMESİ

Kumandan Mirzabeyoğlu nasıl, sizler nasılsınız, o çok tehlikeli(!) gazeteci Fazıl Duygun nasıl?
(Av. Güven Yılmaz, hepsinin iyi olduğunu söylüyor, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun selâmını naklediyor. Ayrıca, Carlos’un gönderdiği ve Carlos’un Fransız avukatlarından Francis Vuillemin’in yazdığı LA ROBE ET L'ÉPÉE -Kaftan ve Kılıç- adlı kitabı aldığını ifade ediyor.)
Çok ilginç bir kitab o. Benimle, ailemle, babamla ilgili olarak da bir bölüm var kitabta. 2003’te yazılmaya başlanmış bir kitab. Ne var ki, sadece bana dair olan bölüm değil, başka davalarla da ilgili çarpıcı gerçekler kimilerini rahatsız ettiği için, basacak yayınevi bulmakta zorlandı avukatım. 25 kadar yayınevine teklif götürülmesine rağmen, hepsi basmayı reddetti. Sonunda, basacak bir yayınevi bulmayı başardı. Türkiye’de basılması da iyi olur aslında, çok ilginç bir kitab çünkü. İnsanların parasını çalmak için Fransa ve İsviçre’de bir sürü insanı öldüren Masonik bir tarikatın hikâyesi de var meselâ içinde. Fransız Adaleti, kendine has bir nitelik taşır ve belli insanları koruması altına almıştır. Bu Masonik tarikatın mensubları da öyle. Daha bunun gibi başka çarpıcı şeyler de var kitabta...
Bana sormak istediğiniz herhangi birşey var mı?
(Av. Yılmaz, Türkiye Meclisi’nin maalesef Libya’ya asker gönderme tezkeresini kabul ettiğini söylüyor. Alınan bu kararın, Türk insanı için bir aşağılama olduğuna inandıklarını ilâve ediyor.)
Bingazi Havaalanı ve Bingazi Limanı’nı işgal etmek istiyorlar.
(Av. Yılmaz, Tayyib Erdoğan’ın, önceki Irak işgalinde ABD’nin yanında olduğunu hatırlatıyor ve o zamanki tezkereyi meclisten geçirmeyen milletvekillerini daha sonra aday göstermeyerek cezalandırdığını belirtiyor.)
Erdoğan’ın tarz olarak Kaddafî’yi andırdığını yahud kimbilir Kaddafî’nin Erdoğan’ı andırdığını da söyleyebiliriz belki. (Gülüyor.)
Erdoğan’ın Kaddafî’yi ne kadar sevip sevmediğini bilemem ama, Kaddafî’nin oldum olası Türkiye’deki İslâmcı hükümetlerden pek hazzetmediğini söyleyebilirim. O daha çok Ecevit’i severdi, ona yakındı.
(Av. Yılmaz, Libya’yı desteklemek üzere 21 Mart 2011 Pazartesi günü Taksim’de bir gösteri düzenlediklerini, yine Taksim’de “yarın” da düzenleyeceklerini söylüyor.)
Çok güzel. Ayrıca, tüm siyah derilileri öldüren o ırkçı heriflere, o “isyancı” geçinenlere de dur demek gerekiyor.
(Av. Yılmaz, “Suriye’de de bir ayaklanma başladı, biliyorsunuz” diyor.)
Bugün, özellikle Yemen ve bir nebze de Suriye’yle ilgili konuşalım o hâlde. Tabiî, ikisinin de durumu birbirlerinden çok farklı.
Yemen, oldukça iyi bildiğim bir ülke. Hem kuzeyini, San’a’yı, hem de güneyini, Aden’i gördüm ve kısa dönemler hâlinde Yemen’de yaşadım.
Filistin Halk Kurtuluş Partisi Özel Operasyonlar Bölümü’ne âit bir komando eğitim kampımız vardı Güney Yemen’de, Abyan vilâyetinde.
Özellikle Güney Yemen yetkilileri başta olmak üzere, hem Kuzey hem de Güney Yemen yetkilileriyle tanışma fırsatı buldum. Bunların arasında, Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih de vardı. Ali Abdullah Salih’le temas kurmak o kadar zor değildi zaten.
Ali Abdullah Salih, bir subaydır, malûm. Bir Şia kolu olan Zeydiyye mensubudur ve Yemen’in kuzeyinden, San’a’nın güneyindeki küçük bir aşirettendir. Kuzey Yemen, biliyorsunuz, Şiî ağırlıklıdır.
Gençliğinde bir Baas Partisi mensubuydu Ali Abdullah Salih. Bundan dolayıdır ki, 1991 ve 2003’teki savaşlarda Saddam’ı destekleyenler arasında yer almış ve Amerika’nın tarafını tutmamıştır.
İktidara gelmesi ise, aslında tesadüfen olmuştur. 1978’de San’a Havaalanı’na indiğim gün, Kuzey Yemen Devlet Başkanı Ahmed bin Hüseyin el-Gaşmî bir suikast sonucu öldürüldü (24 Ocak 1978). Sol görüşlü, iyi bir subaydı. Zaten o da, yine kendisinden önce suikaste uğrayan bir diğer devlet başkanının yerine geçmişti. Şimdi de Ali Abdullah Salih, işte benim San’a’ya indiğim gün suikaste uğrayan el-Gaşmî’nin yerine geçecekti.
Evet, suikastin işlendiği gün, bir Sovyet uçağıyla San’a’ya inmiştik. Yanımda da yoldaşlarım falan vardı, ortalık karışmış, bizi neredeyse öldüreceklerdi, zar zor Aden’e, Güney Yemen’e varmayı başardık.
O dönem Güney Yemen’in başında, iyi bir insan olduğunu söyleyebileceğim Salim Rubai Ali vardı. Ne var ki, iktidarı biraz şahsîleştirdiği için, rakib liderler tarafından o da aynı sene içerisinde öldürüldü (26 Haziran 1978). Aynı yıl, biri kuzeyde diğeri güneyde iki devlet başkanının, iki devrimcinin öldürülmesi, doğrusu tuhaf bir “tesadüf”.
Neyse, Ali Abdullah Salih, kuzeyde devlet başkanlığına getirildi. Fena bir adam değildi, iktidar boşluğunu doldurmuş oldu. Bizden, onu öldüreceğiz diye çok korkardı.
Ali Abdullah Salih, Yemen’in aşiretlere dayalı sosyal dokusundan dolayı, bunların da katkısına dayanan bir yapı kurmayı başardı. Bu çerçevede, Yemen’in en büyük aşiret konfederasyonlarından Haşid’in reisi olan –ki Yemen’in en önemli şeyhiydi- Şeyh Abdullah el-Ahmar’la ittifak kurdu. Suudî Arabistan destekli bir insandı Şeyh Ahmar. Devlet başkanından sonra da ikinci önemli insan. Üstelik, belki inanmayacaksınız, homoseksüeldi. Suudî destekli olmasından dolayı, para da ondaydı tabiî. Korkunç bir parası vardı.
Yemen’de, özellikle Kuzey Yemen’de, resmî toplantılar falan aslında göstermeliktir, asıl hayatî kararlar Dîvân’da alınır. İşte Şeyh Abdullah el-Ahmar da, Suudîlerin bir nevî Yemen’deki temsilcisi olarak, devlet katında alınan kararlarda müthiş etkiliydi ve Ali Abdullah Salih’in destekçisiydi. Bu şeyh, 2007’de eceliyle öldü.
Şimdi, geçenlerde basına yansıyan bir haberden bahsedeceğim. Doğrusu, gözlerime inanamadım. Babası Şeyh Abdullah el-Ahmar’ın yerine Haşid Aşiretler Konfederasyonu’nun başına geçen oğlu Sadık el-Ahmar, devlet başkanı Ali Abdullah Salih’e muhalefet ediyor ve gitmesini istiyordu. Haşid’le beraber Yemen’in en büyük aşiret gücünü teşkil eden Bakil Aşiretler Konfederasyonu da Ali Abdullah Salih’e karşı olduğuna göre, devlet başkanının iktidarda daha fazla kalamayacağını, artık uzatmaları oynadığını söyleyebiliriz.
Ali Abdullah Salih, birkaç sene önce, üvey kardeşi Tümgeneral Ali Muhsin el-Ahmar’ı ordunun önemli bir mevkiinin, Birinci Tümen’in başına kumandan olarak getirmeyi başarmıştı. Bu, tabiî, Ali Abdullah Salih’in iktidarını uzatmaya yardımcı bir faktör olarak görülebilir fakat, o bile artık gitme vaktinin geldiğini söylüyor. Şimdi ordu da hatırı sayılır kısmıyla Ali Abdullah Salih’e karşı olmalıdır. Önümüzdeki günler, Ali Abdullah Salih için çok zor geçecektir.
Evet, Ali Abdullah Salih gidecektir. Artık nereye gider bilemem. Ancak, arasının oldum olası çok iyi olduğu Almanya’ya gidebilir meselâ. Devlet ve istihbarat katında da çok iyi ilişkileri vardı Almanya’yla.
Almanya demişken... 1995’te can dostum Johannes Weinrich’i, yâni Alman Devrimci Hücreleri’nin lideri olan yoldaşımı Yemen’de tutuklayıp Almanya’ya sattılar. Şimdi Berlin’deki bir cezaevinde, çarptırıldığı müebbed hapis cezasını çekiyor.
Yemen fakir bir ülke. Ancak Güney Yemen, eski sosyalist yapısından dolayı daha eğitimli, medenî ve kalkınmış. Kuzey’le Güney arasında hâlâ büyük farklar var. Yemen’in önümüzdeki dönemde tekrar bölünmesi ihtimâli de maalesef yüksek demek durumundayım.
Yemen’de bir değişim olacağı âşikar. Fakat Mısır ve Tunus için sorduğumuz soruyu tekrarlarsak, Yemen’de acaba “hakiki” bir devrim mi olacak, yoksa Mısır ve Tunus’taki gibi “kozmetik” bir değişim mi? Göreceğiz.
Yemen öyle bir ülkedir ki, hemen herkes silahlıdır. Öyle gizli saklı da değil, apaçık silahlı. Ne asker karışır ne polis. Aşiret yapısından dolayı uzun yıllardır böyle. Yemen ordusu, Kuzey ve Güney askerlerinden oluşur. Hepsi iyi savaşçıdır. Aslında, tüm Yemenliler iyi savaşçıdır. Sadece cesaret bakımından söylemiyorum, teknik olarak da çok iyi silah kullanırlar.
Bir de cihadçılar var Yemen’de. Üstelik bir kısmı Afganistan’da da savaşmış el-Kaide hücreleri, Kuzeydoğu Yemen gibi bazı bölgelerde kitle desteğini bile devşirmiş durumdadır.
Hattâ belki hatırlarsınız, daha önceki bir konuşmamda “Keşke Amerikan askerleri el-Kaide’yi bahane edip Yemen’e asker çıkarsalar da, ABD’nin de sonunu hazırlayacak bir hezimet yaşasalar!” demiştim.
Yemen’in tüm halkının silahlı olması bir yana, ABD’ye karşı direniş de başka hiçbir yerdekine benzemeyecektir. Afganistan ve Irak, Yemen’de gerçekleşebilecek bir kara savaşına kıyasla “tatil” gibi kalır. ABD’nin Libya’da bile bir kara harekâtına girişmekte tereddüt ettiğini düşünürseniz, Yemen’de başlarına neler gelebileceğini tahmin edersiniz. Yemenlileri, ancak atom bombası atarlarsa durdurabilirler.
Yemen için özetle söyleyebileceğim husus, Ali Abdullah Salih’in gideceğidir. Çünkü, şayet kendiliğinden gitmezse, muhtemelen öldürülecektir. Üvey kardeşi olan tümgeneral bile, “artık gitme vakti” diyorsa, iktidarını sürdürmek gibi bir şansı kalmamıştır artık.
Peki yerine ne gelecektir? Suudî tarzı bir rejim mi, cihadçıların hâkim olacağı bir rejim, demokratik bir rejim mi, bölünmüş bir Yemen mi; şu ândan kimse söyleyemez. Cevabı çok ihtimâlli bir soru. Yemen için en hayırlısının gerçekleşmesini diliyorum.
Suriye için söyleyebileceğim –bugün için- fazla şey olmayacak. Vakit epey daraldı.
Biliyorsunuz, Suriye’de de bir çeşit ayaklanma başladı. Hani orada burada işitilen tuhaf teoriler var. İşte CIA başlatıyor, MOSSAD başlatıyor bu ayaklanmaları şeklinde. Mesele bu değil. “Bulaşıcı” bir isyan dalgası var ki, temel sebebi bence şu: Arablar, tepelerindeki, kendilerini temsil etmeyen rejimlerden tek kelimeyle bıktılar. Suriye’de de öyle. Rejimin adı lafta “sosyalist” ama sosyalizmle falan hiçbir alâkası kalmamış. Halk olarak da, 1970’den bu yana –nüfusun sekizde biri kadar olan- Alevî bir azınlığın diktası altında bunalmışlar.
Alevîlerin iktidar kademelerine gelmesi, 1963’teki Baas Devrimi’yle birlikte hızlanmış olup, artık devletin tüm kademelerine yerleşmişlerdir. Başka ülkelerdeki gibi, mesele bir hükümeti veya devlet başkanını değiştirmek değildir. Oradaki bir milyon Alevîyi öldürmeden, iktidarı değiştiremezsiniz. Burası bence açık. Çünkü Alevîler kendiliklerinden iktidarı bırakmazlar. Ellerindeki bu imkânı kimseye kolayca hediye etmezler.
İsrail’e karşı mücadelenin ön cebhesi olduğu için, bu stratejik rolünü zedeleyecek derecede Suriye’nin karışmasından da doğrusu korkarım. Çünkü Suriye, sadece kendi askerî gücü bakımından değil, Lübnan’daki müttefik teşkilâtları İsrail’e karşı ve Irak’taki müttefiklerini de düşman güçlere karşı hemen harekete geçirebilecek bir ülkedir.
Irak’taki direnişin ana gücü, o cesur el-Kaide savaşçıları değil, esas olarak Baas merkezliydi, bunu unutmayınız. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra, Iraklı devrik Baas güçlerine Suriye’nin tüm kapıları açılmıştır.
Suriye’de müsbet bir değişim olmasını çok isterim, ancak bunun çok kanlı olmasından korkarım. Alevîler, kendilerine karşı başlatılacak bir isyana en sert biçimde direnecek hem iradeye hem de silaha sahibtirler. Bir milyon Alevîyi öldürmeden, Suriye’de ciddi bir değişim gerçekleştiremezsiniz. Bu da çocuk oyuncağı bir mesele değil tabiî.
Suriye’de de, Yemen’de de hepimiz için en hayırlısının gerçekleşmesini diliyorum.
Yemen’in kuzeyi, San’a, muhtemelen eskisi gibi aşiret düzenini sürdürecektir. Güney Yemen’in, Aden’in ise, Amerikan veya Suudî ajanı olmayan, kendini halkının refahına adayan dürüst ellere geçmesini dilerim.
Karamsar değilim. Arab Yarımadası’nın güneyini aydınlatan bir güneş ışığı görüyorum. Bu ışık, inşallah çok yakın bir zamanda sınırları aşıp kuzeye, Mekke ve Medine’ye kadar uzanacaktır.
Allahü Ekber.
26 Mart 2011
İngilizceden Tercüme:
Hayreddin Soykan
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
ÇAKAL CARLOS'LA HAFTALIK GÖRÜŞMELER
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» En SeÇme Fikralar... En komik fıkralar . Çok komik fıkralar. en güzel fıkralar

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
AKINCILAR :: UMUMİ :: Siyaset :: İç Oluş-
Buraya geçin: