AKINCILAR

AKINCILAR FORUM
 
AnasayfaKapıGaleriAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 YÜCE SEL - KONUŞMALAR

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
AZYA
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: YÜCE SEL - KONUŞMALAR   Cuma Kas. 19, 2010 6:18 pm

-1-

06.08.2010
--------------------------------------------------------------------------------

"Konuşma"

Bugün 2 Ağustos 2010. Biliyorsunuz, 20 yıl önce, bugün, Irak Devleti, tarihi-coğrafi bakımdan Irak'ın bir parçası olan Kuveyt adlı İngiliz ileri karakolunu anavatan topraklarına katmıştı. Türkiye, iki Almanya'nın birleştiği, Sovyetler Birliği'nin aşağı yukarı bir yıl sonra resmiyete dökülüp sona erecek dağılma sürecinin hızlandığı bir zamanda gerçekleşen bu fetih hareketini takiben Irak'la birlikte hareket edebilseydi, Atlantik İttifakı'nın kaçınılmaz çöküşü hızlanır, bugün bambaşka bir dünyada yaşıyor olurduk.

Türkiye, fetih hareketini takiben meşru Irak Devletiyle hareket edebilseydi neler olurdu?

Askeri bir hakikat, Edirne'den Basra körfezine uzanan genişlikte bir cephenin altında kalacağı için, ABD, 17 Ocak 91 Saldırısına öyle kolay kolay teşebbüs edemezdi. AB-D hesabına faaliyet gösteren paravan-örgüt BM, Türkiye ve Irak'ın ikisine birden ambargo uygulaması başlatamaz, başlatsa bile sonuç alamazdı. Kuveyt'i bir parçası olarak elde tutacak Irak'la ittifakın Türkiye'ye sağlayacağı imkanlar bir yana, Türkiye-Irak ittifakının sömürgeci terörist saldırganlara karşı kazanacağı muhteşem zaferin tsunami etkisiyle, Atlantik İttifakının ayakta tutmaya çalıştığı liberal çapulcu statüko, hem merkez ülkelerde, hem de sömürgelerde temellerinden sarsılır, duvarında kolayca onaramayacağı devasa gedikler açılırdı.

Geçmişte gerçekleşmemiş bir zaferin gelecekteki muhtemel sonuçlarının neler olabileceğini yüzde yüz isabetle tek tek sayıp dökemeyiz ama şayet Türkiye-Irak İttifakı gerçekleşmiş olsaydı;

1-Atlantik İttifakı, bölgemize işgal harekatı düzenleyemez, hava saldırılarıyla yetinmek zorunda kalırdı.

2-Dolayısıyla meşru Irak yönetimi varlığını korur, Irak'ın kuzeyinde, vatanımızın güneyine gözünü dikmiş kukla bir idarecik ortaya çıkamazdı. Varlığını, yaşadığı evin kapısını düşmana açarak sürdüren peşmerge hareketi, Irak'ta oynadığı rolü Türk topraklarında oynayamaya kalkışamaz ve de yurdumuz topraklarındaki mevcut iç savaş, içinde bulunduğumuz aşamaya yükselmeden sona ermiş olurdu.

3-Sovyetler Birliği'nin dağılma süreci daha müspet seyreder, şimdilerde havası kaçıp pörsüyen Turuncu Şahmaran, bir zamanlar Bağımsız Devletler Topluluğu coğrafyasında, Yetsin'in başkanlığı da dahil, o derece ahtapotlaşamazdı.

Bu ihtimali, Almanya'nın dağıttığı Yugoslav birliği için de ileri sürebiliriz. Yeri gelmişken, Kosova'nın tarihi bakımdan Sırbistan'a ait olduğunu, Kosova'daki idareciğin Irak'ın kuzeyindeki yapılanmadan daha az kukla olmadığını belirteyim. Kosova, biliyorsunuz, Irak'ın kuzeyini Türk Milletinin zihninde meşrulaştırmak için kullanılıyor. Bu saçmasapan paralelliği, bir zamanlar Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'yle de kurmuşlardı. Yüzlerinde kül yutmaz bir tebessüm ifadesi, "ABD Irak'ın kuzeyinde işgal kuvvetiyse, Türk Ordusu da Kıbrıs'ın kuzeyinde işgal kuvveti değil mi?" diye soruyorlardı.

Başka neler olurdu?

Türkiye-Irak İttifakı gerçekleşmiş olsaydı, "Amerikan Propaganda Makinesi"nin, kitlelerin moralini bozmak maksadıyla, "Millici, tam bağımsızlıkçı yönetimlerin, liderlerin sonu işte böyle olur!" mesajıyla yüklü propaganda faaliyeti yürütürken kullandığı malum görüntülerden yoksun kalacağı kesindi.

Uzun ambargo yılları boyunca her fırsatta kullanılan "Irak'tan yokluk manzaraları" görüntüleri... 2003 Saldırısı sırasında yayınlanan, hani şu çoğunun silah zoruyla çekildiği, bir kısmında da Irak askeri kılığına bürünmüş peşmergelerin figüranlık yaptığı sonradan anlaşılacak olan, güya "Amerikan askerini görür görmez, hemen önünde diz çöküp postalını yalamaya başlayan Irak askerleri" görüntüleri... Ve özellikle Irak Devlet Başkanı Şehit Saddam Hüseyin'in düşmana esir düştüğü günlerde her 15 dakikada bir yayına verilen -bir evde çarpışarak esir düştüğü halde, güya onu saklanırken yakaladıkları- toprağın altındaki sığınak-çukur görüntüsü falan.

İttifak gerçekleşmiş olsaydı, 40'lardan itibaren adım adım kurulan "Amerikancı Vesayet"i parçalayıp, bağımsızlığını kazanmış bir Türkiye'de yaşıyor olurduk diyeceğim ama Türkiye'nin Irak'la müttefik olabilmesi için, 2 Ağustos 1990 tarihindeki Türkiye'nin zaten "Vesayeti"i parçalayıp, bağımsızlığını kazanmış bir Türkiye olmuş olması gerekiyordu ki, öyle bir Türkiye, bugün ortada olmadığı gibi o tarihte de yoktu. Aksine, o tarihten 10 yıl evvel, 12 Eylülle önü açılan Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı olduğu bir Türkiye vardı. Arkadaşlar, "O Türkiye", her kesimden samimi vatanseverlerin bedeli ne olursa olsun er ya da geç doğacak olan derinlerdeki "Esas Türkiye"si olarak değil, her kesimden liberal çapulculuğun "Sahte Türkiye"si olarak vardı.

Açılımı "Talabani Cumhuriyeti" olan "T.C"nin programa bağlandığı o yıllardaki Türkiye'nin başında bulunan zevatın Irak'la güçbirliği yapması elbette mümkün değildi. Nitekim, fethin hemen ertesinde Türkiye'ye ziyarete gelen Irak Başbakan 1.Yardımcısı Şehit Taha Yasin Ramazan'ın ilettiği güçbirliği teklifini kabul etmediler.

Teklif neleri kapsıyordu, neydi?

Görüşmenin muhtevasını karartmak için uydurulan, "Özal'ın beli tabancalı diye Taha Yasin Ramazan'ı azarladığı, onun da çok korkup mosmor olduğu" türünden liberal çapulcu hurafeleri bir yana bırakacak olursak, Taha Yasin Ramazan'la Özal arasında o çok önemli görüşmenin bütün ayrıntıları, aradan 20 yıl geçmesine rağmen tam olarak itiraf olunmadı.

Güçbirliğinin niteliği, vaktin gazete haberlerine yansıdığı kadarıyla aslında bellidir.

"Muhtemel saldırı, sadece Irak'ı değil, bütün bölgeyi hedef alıyor. Türkiye'nin bütünlüğü de tehdit altında. Araplar ve Türkler olarak, bölgemizdeki üç büyük devlet geleneğinden ehli sünnet olan ikisini temsil ediyoruz. İç bölücülüğü de kullanan ortak stratejik düşmana karşı stratejik işbirliğine gidelim, Türkiye-Irak ittifakını kuralım; toprak ve devlet bütünlüğümüzü korumanın başka yolu yok"

Bu cümlelerle telaffuz edilmiş olsun olmasın, bizim İstiklâl savaşımızın başlangıç günlerinde ortak istiklâl mücadelesi teklif eden Arap vatanseverlerine, her iki millet tam bağımsızlığını kazandıktan sonra, ilerde -muhtemelen konfederasyon kurarak- güçbirliği yapma kapısını açık bıraktığımızı hatırlarsak; Irak Başbakan 1.Yardımcısının Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine "...İkili ilişkilerimizden rahatsız olan taraflar, Türkiye'ye uyguladıkları baskı politikasında başarısızlığa uğrarlarsa ki uğrayacaklardır, o zaman Türkiye-Irak-Kuveyt işbirliği çok ileri boyutlara gidecektir" sözleriyle ilettiği teklif, çok muhtemeldir ki "stratejik ortaklık" teklifiydi.

10 ekim 92 tarihli Cumhuriyet gazetesinde "Kürt devleti tehlike değil" başlığıyla yayınlanan haberden aktarıyorum:

"...Özal, Kuzey Irak'ta Kürt federe devleti ilanıyla sonuçlanan gelişmeleri, 'normal bir süreç' olarak niteledi. Kuzay Irak'ta, kararı alınan Kürt federe devletini, bir devlet olarak görmediğini, bölgede böyle bir devletin kalıcı bir biçimde kurulabileceğini inanmadığını da belirten Özal'ın, Türkiye'nin de, bölgede kalıcı bir Kürt devletini kabul etmesinin söz konusu olamayacağını vurguladığı kaydedildi. Bugün için Kuzey Irak'ta alınan federe devlet kararının, Türkiye açısından bir tehlike unsuru olamayacağını, bu devletin Türkiye'ye bir zararınını olamayacağını da savunan Özal'ın, 'Bunlar, öyle söylendiği gibi bir devlet kuramazlar, ama şimdiden hemen ortaya çıkıp, bunları peşinen düşman gibi görüp, düşman ilan edip, karşımıza almanın da bir yararı yok. Bunları düşman olarak görmemek lazım' dediği öğrenildi.

Yüksek yargıçlarla yaptığı görüşmelerde, Irak lideri Saddam Hüseyin'in mutlaka iktidardan uzaklaştırılması gerektiğini de vurgulayarak, ancak Saddam'ın iktidardan uzaklaştırılması halinde bölgede istikrarın olabileceğini savunan Özal'ın, Kuzey Irak'ta alınan devlet kararının, Saddam'ın iktidarına son verilmesi açısından yararının olabileceğini söylediği de kaydedildi.

...Saddam Hüseyin'in PKK'yı desteklediğini anımsatan Özal, PKK'yı Kuzey Irak'tan çıkarmak için çatışmaya giren Kuzey Iraklı Kürtlerin bugünkü mücadelesine de dikkat çekerek, bu gelişmenin de Türkiye'nin yararına olableceğini belirtti. Özal'ın, yüksek yargıçlarla yaptığı görüşmelerde, Türkiye'nin Irak gibi bölünüp parçalanmasının mümkün olamayacağını vurguladığı da kaydedildi. 'Türkiye, Irak gibi olamaz. Çünkü, bizdeki Kürtler, öyle tek bir bölgede yaşamıyor. Her bölgede yaşıyorlar' diyen Özal'ın, Kuzey Irak'ta kurulacak bir Kürt devletinin Türkiye'den herhangi bir biçimde toprak almasının mümkün olamayacağını da ifade ederek, 'Bizimkiler, onlarla birleşmez' dediği öğrenildi"

Bugün içinde bulunduğumuz şartların nasıl bir "vizyon"un mahsulü olduğunu, Irak'ın yaptığı "Tarihi Güçbirliği Teklifi"ne sırt çevirip, henüz ortada paravan-örgüt BM Güvenlik Konseyi kararı dahi yokken, Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kapatarak, Irak'a ambargo uygulamasını başlatan Özal yönetiminin izlediği politikanın, 2 Ağustosun üzerinden 2 yıl bile geçmeden hangi gelişmelere yol açtığını, daha da açacağını görüyorsunuz değil mi?

Yine aynı haberden aktarıyorum.

"Türkiye'de bugün için, bu topraklarda yaşayan herkesi bir şemsiye altında toplayabilecek bir kavrama gereksinim olduğunu belirten Özal'ın, 'Eskiden bu topraklarda yaşayan herkes, Rum da, Ermeni de, 'Ben Osmanlıyım' dermiş. Şimdi de herkes çıkıp 'Ben Türküm' diyebilmeli. Bunun için de bazı şeylerin yapılması gerekir. Yani, isteyen çıkıp, 'Ben Türküm, ama Kürt asıllı Türküm' diyebilme imkanına sahip olabilmeli. Bunu söylemesinin de hiçbir zararı olmaz" dediği öğrenildi"

Peki 80'lerin ortalarından itibaren, bir yandan etnik yaltakçı medya, bir yandan bozguncu propaganda faaliyeti, onca yıldır maruz kaldığı beyin yıkama-peşmergeleştirme operasyonuna rağmen, bugün bile yüzde sekseni kendisini, "Türküm... Türküm ama boşnak asıllı Türküm" ya da "Türküm... Türküm ama laz asıllı Türküm haa!" diye değil, tam bir PAZARLIKSIZ SAMİMİYET ruhuyla, "ama"sız olarak, "Müslümanım, Türküm" diye ifade eden Türk Milleti, aktardığım sözlerin edildiği 92 Ekiminde, şusuyla, busuyla, hatta az da olsa bu millete bağlı kalan yabancı kökenden unsurlarıyla ortada yok muydu?

3 yıl sonra, Hürriyet'in 6 Ekim 95 tarihli nüshasında "Türkiye Hata Ediyor" başlığıyla yayınlanan bir başka haber.

"BATI KÜRT DEVLETİ İSTİYOR

Batılılar ne derse desin, Irak'ın kuzeyinde ve Türkiye'nin güneydoğusunda bağımsız bir Kürt devleti kurmak niyetinde oldukları açıkça belli olmuştur. Biz bu konuyla, yalnız devrimden beri değil, knallık zamanından beri meşgulüz. Dolayısıyla konuyu herkesten iyi biz biliriz. Irak'ın bağımsızlığını kazanmasından beri, İngilizler ve siyonizm, Irak'ı zayıflatmak için bu konuyu kurcalamaktan hiç geri kalmamışlardır. Bu çabalar, elbette yalnız oralardaki aşiret reislerini değil, halk yığınlarını da etkiliyor. Biz de tabi, kendi güvenliğimizi ve bütünlüğümüzü korumak için zaman zaman tepki gösteriyoruz. Çünkü Ortadoğu'da çeşitli etnik gruplara dayanarak yeni devletler kurmanın sonu yoktur. Bölge halklarını aşiret yapısından kurtarmak için gerekli çözümler, ırk ve mazhep ayrılıklarını aşan milli devletlerden geçer...

BÖLGE PETROLÜ TEHDİT ALTINDA

Önemli olan şudur. Ayrı bir Kürt devleti kurulduğu zaman, onun ekonomik bakımdan ayakta durabilmesi için önemli bir doğal kaynağa sahip olması gerekecektir. Bu kaynak, bölgemiz için petroldür. Kürtlerin yaşamakta oldukları topraklar altında petrol olmasa bile, yakındaki petrol bölgelerinin de bu devlete katılması istenecektir. Yalnız Kürtler değil, batılı devletler de aynı görüştedirler. Dolayısıyla bizim petrolümüz gibi İran'ın petrolü de tehdit altındadır.

İşin özü şudur: Bölgedeki devletlerin toprak bütünlüğü ve egemenliği üzerinde oynanan bir oyun var. Özellikle sizin ve bizim. Bu bakımdan sizinle açık konuşuyorum. Türkiye'nin Dublin'e katılması hata olmuştur. Gözlemci sıfatıyla katıldık da deseniz, verilen görüntü bir 'zımni muvafakat' görüntüsüdür.

PKK'YI ONLARLA ÇÖZEMEZSİNİZ

Bölgenin Kürt reislerini, yani Barzani ile Talabani'yi barıştırmak ve onların yardımıyla PKK sorununu çözmek düşüncesi yanlıştır. Biz onları çok iyi tanıyoruz. Bizimle uğraşan devletlerin politikalarına göre tutum değiştirirler. Örneğin geçmişte, bugünkü Mesut Barzani'nin babası Mustafa Barzani, Batılıların kışkırtmasıyla bize karşıyken, Celal Talabani bizden yanaydı. İran savaşı sırasında tutum değiştirdi. Onlarla ilişkili devletlerin bize karşı tutumları da petrol politikamıza göre değişir. Örneğin biz 1972 ve 1973 de petrolü millileştirmeden önce, Sovyetler Birliği Kuzeydeki Kürt isyanlarını teşvik etmekteydi. Millileştirmeden sonra vazgeçtiler ve Kürtlere 'Gidin, Bağdat'la görüşün' diye nasihatler vermeye başladılar. Kürt gruplarıyla 1970'de vardığımız özerklik anlaşmasını 1974'de uygulamaya koyacağımız zaman da Kissinger ile İran Şahı arasındaki anlaşma sonucunda ve Şahın Barzani üzerindeki baskısı üzerine bu adımı atamadık. 91 Saldırısından sonra ise, Barzani ve Talabani'yle vardığımız anlaşma Amerikalıların kışkırtması yüzünden uygulanmadı.

BİZİMLE İŞBİRLİĞİ YAPIN

Şimdi Türkiye, kendi güneydoğusundaki ve Irak'ın kuzeyindeki durumlarla ilgili olarak geçici çözümleri bir yana bırakmak ve konuyu bütün tarihsel boyutlarıyla düşünmek zorundadır. Aramızdaki tarihsel bağlar ve gerçekleştirebileceğimiz ekonomik ilişkiler bugünkü durumları aşmamızı ve bölge halkları için doğru olanı yapmamızı gerektiriyor. İçinde bulunduğumuz koşulların zor olduğunu biliyorum ama, politikacılar zor koşullarla başa çıkmak için vardır. Türkiye'nin Irak'a yapılan haksızlıklara karşı çıkması ilk ağızda bazı kayıplara uğramasına, örneğin kısa vadede kendisine yapılan yardımların kesilmesine yol açsa da politikacıların asıl ödevi uzun vadede ülkelerindeki halkların yararına olanı yapmaktır"

Bağdat'a güç bela bir resmi ziyarette bulunan zamanın Türk Dışişleri Bakanı Mümtaz Soysal'a, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, 95 yılı sonlarında durumu böyle izah ediyor.

"Güç bela ziyaret" diyorum, 25 yaşın altında olanlarınız pek hatırlamaz ama bozgunculuğun hem Türkiye, hem de Irak kollarıyla yıllardır açıkça ve adeta resmen görüşenler, Dışişler Bakanının meşru Irak devletine resmi bir ziyarette bulunmasını engellemek için yoğun bir psikolojik kampanya yürütmüşlerdi. Bacak kadar muhabirlerin, kameralar önünde, üzerine yürürcesine, "Siz Saddamcı mısınız!" diye hesap sormaya kalktığı Mümtaz Soysal, o görüşmeyi bütün ayrıntılarıyla Türk Milletine anlatabilir. Medya baskısı altında açıklayamadığı önemli ayrıntılar olabilir diye söylüyorum.

15 yıl sonra, rasgele bir haber sayfasını açıp, bakalım, ne alemdeler. Gerçek gündem adlı bir sayfa... "Dörtyol'da çıkan olaylar sırasında kuyumcu dükkanını kundaklayan 3 kişiden 2'si tutuklandı" diye başlayan küçük bir haber mesela... Haberin başlığı, "Milliyetçi duygularla soygun!"

Başlık böyle olduğuna göre, tutuklananların böyle bir açıklama yapmış olması lazım değil mi?... Ama yok. Tabii maksat "soygun" ve "milliyetçi" kelimelerini birlikte kullanarak "milliyetçi" sıfatını menfileştirmek. Tıpkı, "vatan...vatansever" kelimelerine yaptıkları gibi.

Bu da S.Akinan'ın yazısı... "Birbirini boğazlamaya hazırlanan sevgili Kürtler ve Türkler"e seslenmiş.

Nedense, tam da Türk Milleti bütünlüğünden yana seslerini yükseltmeleri gerektiği anda, o ana kadar görünüşte samimiler içindeki sallantılı unsurların birden kendilerini "tarafsız"... "millet dışı" bir konumda hissedecekleri tutar; bulundukları "bitaraf" kürsüden, "Birbirini boğazlamaya hazırlanan sevgili Türklerle, sevgili Kürtlere" nasihatte bulunurlar.

Sorunun "Kürt sorunu" değil fakat bir batı sorunu, daha da açılırsa, bölgemizde bir "Amerikan sorunu" olduğu anlaşılmazsa, mevcut çatışmayı "Türk-Kürt kavgası" olarak algılamak kaçınılmaz olur.

Mücadele, evin içindeki düşman ve ona kapıyı açan bozgunculukla, Türk Milleti arasında.

Böyle daldan dala atlayarak konuşurken, rahat olun, kendinizi de sıkmayın. Etrafla da ilgileniriz, haberlere de bakarız, lafımızı da söyleriz, lazımsa latifemizi de yaparız. Duyuyorum, evet, sanıyorum Türkiye'nin güneydoğusundan, güneydoğusunun da güneyinden bir yerlerden "İngilizcesini de söyleyelim, 'Demokratic otonomy'..." gibisinden şarkımsı mırıltılar geliyor. Bir koro olmalı. Gerçi ne denmek isteniyor, Gatenby İngilizcesiyle pek çıkaramadım. Tebessüm ettirdiğine göre, komik bir şeyler olmalı.

Neyse... İki tane "vizyon" sundum size. Biri şimdiki duruma yol açan ve halen terkedilmeyen Özal vizyonu, diğeri Türk Devletini idare edenlerin hakikati görmelerini 16 yıl bekleyen Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in ortaya koyduğu vizyon.

Üzerinde biraz daha duracağım, fakat bu kadarıyla bile, 1919 şartlarında, samimi Arap vatanseverleriyle yaptığımız bir bakıma "sözlü mutabakatı" dikkate alarak, niçin "Türkiye, Kuveyt'in fethini takiben Irak'la birlikte hareket edebilseydi, Atlantik İttifakı'nın kaçınılmaz çöküşü hızlanır, bugün bambaşka bir dünyada yaşıyor olurduk" dediğim anlaşılmıştır umarım.

Mademki Türkçe anlaşılmıyor, ara vermeden evvel, yüzümü güneydoğuya, güneydoğunun da güneyine dönüp, İngilizce söylüyorum:

Game is over!

The liberation of Motherland has begun!


Yüce SEL

Paylaş |


Etiketler : Irak, Şehid Saddam Hüseyin, Türkiye, Talabani Cumhuriyeti, Özal, ABD, İşgal

Yazarın Diğer Yazıları "KONUŞMA" -5- 18.11.2010
''KONUŞMA'' -4- 24.10.2010
''KONUŞMA'' -3- 22.09.2010
''KONUŞMA'' -2- 21.08.2010
''KONUŞMA'' -1- 06.08.2010



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: YÜCE SEL - KONUŞMALAR   Cuma Kas. 19, 2010 6:18 pm

''KONUŞMA'' -2-

21.08.2010
--------------------------------------------------------------------------------

Şimdi her iki vizyona biraz daha yakından bakalım. Az evvel aktardığım gazete haberlerinde yer alan her iki vizyonun sembol temsilcilerince yapılmış bölgemizle alakalı açıklamaları dinlerken, 90'ların başında sanırım ilkokul çağında bulunan yaşça genç arkadaşların aklına şu soru takılmış olabilir.

"O sırada Türkiye'nin başında bulunan zevatın vizyonu, 'dünyayı, dünya üzerinde tek ve karşı konulmaz tanrısal karar gücü olduğuna iman ettikleri Atlantik İttifakı'nın mazgal deliğinden görmelerine müsaade olunduğu kadarıyla seyretmekten ibaret olduğu için' Irak'ın 'Stratejik İttifak' teklifini kabul etmemişler, bunu anladık...

Peki ama İstiklâl Savaşı geçmişi bulunan bu milletin okumuş-yazmış takımı 91 Saldırısı'nın Irak'la sınırlı olmayıp, Türkiye'yi de hedef aldığını niçin zamanla fark edemedi?

Hadi 2 Ağustos 90'da durumu kavrayamadılar diyelim, ama iki saldırı arasında 13 yıl var. Bu saldırının, 'Irak'a demokrasi getirme... demokratikleşme sürecini başlatma' adı altında, bütün Büyük Doğu Coğrafyasını iktidarsız adamcıklar misâli, etnik-dini, bir çeşit kukla-feodal demokrat beyliklere, şehir devletçiklerine parçalama maksadı güttüğünü; dolayısıyla Türkiye'nin izlediği saldırı yanlısı, peşmergeci dış politikanın Türkiye'nin mezarını Türkiye'ye kendi elleriyle kazdırmak demek olduğunu, her iki saldırı arasındaki uzun amborgo yılları boyunca ortaya çıkan onca belirtiye rağmen nasıl olupta anlayamamışlar?

Şartların 'doğal müttefik' kıldığı Irak Devletiyle değil, Türkiye ve Irak içinde faaliyet gösteren peşmerge örgütleriyle açık-gizli ittifaklar kuran vaktin etnikçi Cumhurbaşkanının etnik parçalanmayı cesaretlendirdiğini onca belirtiden sonra fark edip, hakikati yüksek sesle dile getiren hiç mi olmadı?"

Olmaz olur mu, elbette oldu, fakat seslerini... Siz bir şey mi söyleyecektiniz?

-Evet

-Buyrun

-O zamanlar, 91 Saldırısı yaklaştıkça, televizyonlarda harareti giderek artan tartışma programları olurdu. Sunucunun, "Ortadoğu uzmanı, gazeteci stratejist, tecrübeli araştırıcı, aynı zamanda uzman duayen" gibi sıfatlarla uzun uzun tanıttığı bir takım adamlar, hanımlar, konuyu sabahlara kadar tartışırlardı. Bazı duayenlere göre "Amerikan saldırısı başladıktan üç gün sonra Irak'ın işi tamam"dı. Başka bazı daha eski duayenler ise, "72 saat mi? 12 saat bile çok, yanılırsam bütün söylediklerimi bir kağıda yazıp bu stüdyoda canlı yayında yalarım. İşte buraya yazıyorum, en geç 91 Aralığında Bağdat'ta demokratik seçimler var, 92 yılına Bağdat'ta şampanyalı demokrasi kutlamalarıyla girmek istiyorsanız, şimdiden otellerde yerinizi ayırtın, yoksa demokrasi şöleninde yer bulamazsınız, ben geçen hafta ayırttım" diyorlardı.

"Pastadan pay kapmak" diye de bir laf tutturmuşlardı. Ben o zamanlar ufağım, anlamıyorum, galiba bir de bir şeye, bir yere oturmayı çok istiyorlardı.

-Masa... Masaya oturup, üç alacaklardı.

- "Masaya oturmalıyız, oturamazsak Allah saklasın aşağıya düşeriz" deyip masaya vuruyorlardı. Düşmekten çok korktukları yerin üç adı vardı; "Dünyanın dışı... Uygarlığın dışı... Çağın dışı"... Bazan "Çağdaş dünyanın dışına... Çağdaş uygarlığın dışına" dedikleri de oluyordu.

Hiç unutmuyorum, hemen her tartışma programında, katılanların hemen hepsi, tartışmanın bir yerinde mutlaka "saldırı" yerine "operasyon" sözcüğünü kullanarak; "Bir yanlış anlama olmasın, Irak operasyonuna karşıyım ama Irak yönetimini de desteklemiyorum" derdi. Konuşmacıların ses tonu, cümlenin "Irak operasyonuna karşıyım" kısmında "işte öylesine" bir ses tonuyken, "...ama Irak yönetimini de desteklemiyorum" kısmında birdenbire "altını çiziyorum haa!" olurdu sanki...

Bir konuşmacının ağzından bu cümle dökülür dökülmez, diğerleri de, "Ben de desteklemiyorum! Ben de, bende desteklemiyorum!" diye atılırlardı.

Ayin gibi bir şeydi.

Bu tartışmaları sabahlara kadar izleyen babam, konuşmacıların söz aldıktan sonra en geç kaç dakika içinde "Bir yanlış anlama olmasın" diye hatırlatmada bulunacakları üzerine arkadaşlarıyla bahse tutuşurdu. Yandaki odada uyurken, bazan gürültüye uyanır, konuşmalara kulak kabartırdım.

Bir defasında yine uyanmış, televizyonda konuşulanları dinliyordum. Söz alan duayen bir konuşmacı, epeyce konuştuktan sonra bir ara sustu. Çıkan yutkunma sesine bakılırsa, suyundan bir yudum aldı, ardından "Bir yanlış anlama olmasın" diye tekrar söze girdi. Ama ters girdi.

-Nasıl ters girdi?

-Ama bağlantısını ters kurdu. "İşte öylesine" bir tonda "Irak yönetimine karşıyım" dedikten sonra "...ama Amerikan saldırısını da desteklemiyorum" diye altını çizdi. Çizmesiyle de, sunucuya ait olduğunu tahmin ettiğim bir sesin, "Aman, öhhö! Yani.. Ehm!... Hem de 'ekselansları'nın önünde! Bir yanlış anlama olmasın gecenin bu saatinde sakın? " diye araya girmesi bir oldu.

Ben o sırada pencereden vuran Dolunay ışığında tavandaki gölgeleri öküz oğlu öküze, dangalağa benzetmekle meşguldüm. Konuşmacı kekelemeye başlayınca, meraklandım; usulca sokulup, babamlara belli etmeden aralık kapıdan seyretmeye başladım.

Konuşmacı, "Afedersiniz, gecenin bu saatinde olacak oldumu oluyor işte" diye kem-küm ederken, kamera, tartışmayı izleyen seyirciler için kurulmuş tribünlere doğru döndü, ilk sırada oturan sarışın, renkli gözlü, leylek gibi bir adamı şöyle bir gösterdi. Adam, gözlerini konuşmacıya dikmiş, öyle bakıyor. "Ekselensları" bu olmalı.

Konuşmacı, "Operasyona gerçi karşıyım ama Irak yönetimini de kesinlikle desteklemiyorum" deyip, yan gözle çerçevenin dışına, tribünlere doğru sanki hafif yalvarırcasına baktı. Adamın yüz ifadesinde en ufak bir değişme yok.

"...Operasyona karşıyım demiş bulunsam bile, çağdışı Irak yönetimini de kesinlikle desteklemiyorum, bir yanlış anlama olmasın" diye bir daha denedi. Adamın yüzü ekşidi mi, tebessüm mü etti, belli değil.

Derken ara verildi. Az önce birbirlerine bağırıp çağıranlar, şimdi ellerinde kahveleri, pasta tabakları, ikişer-üçer kişilik gruplar halinde ayak üstü konuşuyorlar. Sadece, fonda çalan klasik müzik parçası duyuluyor, ne konuştukları duyulmuyor. Ama bağlantısını ters kuran duayen konuşmacı, halini belli etmek istemeyen hemen her tedirgin insan gibi güya neşeliymiş gibi kahkahalar atıyor ama ikide bir "ekselans"a kayan gözlerindeki süklüm-püklüm endişeyi, kapı aralığında ben bile okuyabiliyordum.

Sunucu, bir ara "ekselans"ın kulağına bir şeyler söyleyerek koluna girip, duayen konuşmacının yanına götürdü. Duayen hızlı hızlı konuşurken babamın dudak okuma uzmanı arkadaşı, anında cümlelere döktü:

"Ben demokrasiye gönül vermiş prensip sahibi bir gazeteciyim, hangi gerekçeyle olursa olsun, her çeşit darbeye, şiddete prensipte karşı olan bir demokratım. Köşe yazılarımdan birinde, operasyona prensip olarak öylesine karşıyım demiş bulundum. Demiş bulunmuş oldum ama tam karşı olduğumdan değil, yani 'demokrasi getirmeyecekseniz, bakın o zaman iş değişir, o zaman operasyona prensip olarak karşıyım' demek istemiştim. Demokrasi getirecekseniz ki getireceğinizi söylediğinize göre getireceksiniz, 'demokrasi gelecekse gelmesin' diyemem. Dersem, özgür demokratikleşmeye gönül vermiş biri olarak prensiplerime ihanet etmiş olurum. Çağdışı baskıcı hunhar canavar Saddam diktatörlüğünüyse kesinlikle ama kesinlikle desteklemediğimden lütfen şüphe etmeyin"

"Ekselans" bir uzak-batı ülkesinin büyükelçisiymiş. Duayene gülümseyip omuzuna dokundu, sırtını okşadı, ensesini şefkatle şapşaklayıp, her iki yanağından makas aldı.

Babam ekrandaki sahneye baktı, baktı, baktı... Sonra galiba stüdyoda bulunanların "topunun birden birisinin çocuğu" olduğunu söyledi

Ertesi günü tenefüste ilkokulun bahçesinde kızların saçlarını çekerken bir gece evvelki tartışmayı düşünüp, kendi kendime "Bir insan herhangi bir saldırıya gerçekten karşı olmuş olsa, hiç o karşı olduğu saldırıya karşı savaşan yönetime karşıyım demeyi akledebilir mi?" diye sorduğumu hatırlıyorum.

-Akledememeleri lazım.

-Tam da o saldırı gerçekleşirken hem de.

-Nasıl?

-Tam da diyorum o saldırı gerçekleşirken. Aradan yıllar geçti, aa! 2003 Saldırısının yaklaştığı günlerde, aynı adamların ağzında aynı laf;

"Operasyona karşıyız ama Irak yönetimini de desteklemiyoruz"

-Bu nasıl bir dangalaklıktır, çözemedim gitti, diyorsunuz... Buyrun oturun. İnsanlar hakikat karşısında kaç türlü var olabilir, hiç düşündünüz mü arkadaşlar? Bir insan belli bir hakikat karşısında dört türlü var olabilir:

1- Hakikati görüp bildikleri halde, sırf şahsi menfaatlerine aykırı olduğu için dile getirmeyip üzerini bilerek örten, saptıran kötüler. Bunlar kötü manada zannettirenlerdir, kötülüğü zannettirirler.

2- Hakikati görüp bildikleri halde, birincilerin şerrine uğramaktan korktukları için dile getirmeyip, sessiz kalanlar. Bunlar kötülüğe sessiz kalarak istemeden de olsa suç ortaklığı yapan "iyi" insanlardır.

3- Yanlış gören ama yanlış gördüğünü hakikat zannedenler. Bunların bazıları masum, bazıları da mazur görülebilecek zannettirilenlerdir.

4-Görüp bildikleri hakikati, mutlaka dile getiren iyiler. Bunlar iyi manada zannettirenlerdir, iyiliği zannettirirler.

Bu milletin okumuş-yazmış takımının bir kısmı, 91 Saldırısının Irak'la sınırlı olmayıp Türkiye'yi de hedef aldığını, her iki saldırı arasındaki uzun ambargo yılları boyunca ortaya çıkan belirtilerin etnik parçalanmaya işaret ettiğini zamanında teşhis etti, etmedi değil; fakat çoğu maalesef 1. Maddede bahsettiğim "Hakikati görüp bildikleri halde, sırf şahsi menfaatlerine aykırı olduğu için dile getirmeyip üzerini bilerek örten, saptıran kötüler"in hakim olduğu medyanın Saddamcı... Kemalist... Ulusalcı.. Türk ırkçısı...Militarist" gibi, güya pek korkunç öcü damgalamalarına dayanacak irade gücünü kendilerinde göremediklerinden ötürü seslerini pek çıkaramadılar.

Ya doğru teşhis etmiş oldukları hakikati Türk Milletine anlatmayıp daha yolun başında sustular, ya da ilk başta hayli yüksek çıkan sesleri giderek cılızlaştı, hakikati yarım ağız anlatmakla yetinir oldular.

Öyle veya böyle; yakaladığını bedenen öldürmeyip muhakeme yeteneğinde derin yaralar açarak kendinden eden bir zihin vebasından bahsediyorum.

Türk Milletinin hafızasını 30 yıldır kasıp kavuran, biri "etnikçilik, etnik yaltaklanma", diğeri "şekli demokrasicilik, demokrasinin şekline tapınma" olarak iki hezeyan haliyle kendini dışa vuran bu "iki saplantı vebası"nın nasıl yayıldığına ilişkin küçük bir örnek. Şu cümleleri, TRT'nin, (siz Talabani Radyo Televizyonu olarak anlayın) İnternet sayfasında yer alan, Amerikan işgal güçlerinin Irak topraklarından ayrılmasıyla ilgili bir haberden okuyorum.

"2003'te Irak'ta kurtarıcı olarak karşılanan Amerika Birleşik Devletleri, arkasında hükümetsiz ve istikrarsız bir hükümet bırakıyor"

"Saddam rejimini deviren Amerikan ordusu, ilk başlarda kahramanlar gibi karşılanmıştı"

O günlerde Irak saldırısına en küçük bir eleştiride bulunan Amerikan vatandaşlarını "Muhtemelen Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin hesabına faaliyet gösteren Saddamist sempatizan" benzeri ifadelerle damgalayan Amerikan hükümetinin gayri resmi yayın organı FOX televizyonunun 2003 20 Martında geçtiği uyduruk zafer haberlerini hazırlayan çok daha acımasız veba yayıcılarının bile aklına gelmemişti Amerikalı işgalcilerin Irak'ta kahramanlar gibi karşılandığını iddia etmek...

Aksine, o gün yayınladıkları haber bültenlerinde "Bize, balkonlardan çiçekler atarak karşılanacağımızı söylemişlerdi, oysa her taraftan taarruz edip öldürüyorlar, burnumuzu çıkaramıyoruz. Cehennemin ta kendisi burası!" diye feryat eden Amerikan işgal askerlerinin görüntülerinden geçilmiyordu.

Kimse merak etmesin, dışarda olup-bitenleri, konuşulanları farkındayız. Önce "Şu" tarafa dönüp söylüyorum: "Bitaraf olan bertaraf olur" sözü, doğru bir sözdür, yalnız dikkat etmek lazım, "Bozgunculuktan yana taraf olan telef olur, bozguna uğrar".

Sonra adı olmayan millet olmaz. Adı "millet" olan "millet" hiç olmaz. Türk Milleti gibi Büyük Doğu Coğrafyasının ikisi ehli sünnet üç büyük devlet geleneğinden birinin sahibi olan bir millet adına söz söyleme yetkiniz varsa, o halde o "milletin" esas adını söylemekten korkmayacaksınız.

Şimdi de "öbür" tarafa, aşağıya, etnikçi Celalilere söylüyorum: Bozguncuların "ateşkes" kelimesiyle alakası "ateş etmeyin, teslim oluyoruz" cümlesinden ibarettir.

Kısa bir ara veriyoruz, sadece çay var, pasta yok.


Yüce SEL

Paylaş |


Etiketler : Irak, Konuşma, 91 Saldırısı, 2003 Saldırısı, ABD, İşgal, Türkiye, Özal

Yazarın Diğer Yazıları "KONUŞMA" -5- 18.11.2010
''KONUŞMA'' -4- 24.10.2010
''KONUŞMA'' -3- 22.09.2010
''KONUŞMA'' -2- 21.08.2010
''KONUŞMA'' -1- 06.08.2010



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: YÜCE SEL - KONUŞMALAR   Cuma Kas. 19, 2010 6:19 pm

''KONUŞMA'' -3-

22.09.2010
--------------------------------------------------------------------------------

<![endif]-->
"...görünüşte 'farklı' kelimelerle aynı anlamı savunduklarını farkında bile olmadan 'anlaşamayanlar'la, görünüşte 'aynı' kelimeleri kullanarak aslında farklı anlamları savunduklarını farkında bile olmadan 'anlaşanları' görmüş müydünüz?"


Yeraltı Sohbetleri
...

Bıraktığım yerden devam etmeden önce izninizle dışarda olup-bitenler üzerine bir kaç söz söylemek isterim. Evet, sağlam duruyorsunuz, fakat bazılarınızın halini beğenmedim. Çay arası vermeden önce böyle değillerdi. Hüzünle gölgelenmiş yüzler görüyorum. Rengi atmış yüzler, terkedilmiş dolu dolu gözler...

-İhanet etti!

-Kimmiş o?

-Halk!

-Anlayamadım.

-Halk ihanet etti, hem de yüzde 58'le!

-Kimlere?

-Yol gösterenlere.

-İyi düşündünüz mü? Durumun anlamına en uygun kelimenin, onu adlandırırken kullandığınız "ihanet" sözcüğü olduğuna gerçekten emin misiniz?

-Eminim.

-O kadar emin olmayın. Yüzde 58 evet oranının anlamı ihanet oluyorsa, Irak'a yönelik gerek 91, gerekse 2003 Saldırıları sırasında yazdıkları yazılarda, saldırıların maksadının tek bir ülkeyle sınırlı olmayıp, bütün bölgeyi, dolayısıyla Türkiye'nin bütünlüğünü de tehdit ettiğini tespit ettikten hemen sonra, bu tespitin mantiki sonucu olarak, Türkiye'nin söz konusu saldırılara karşı savaşan Irak'ın yanında yer alması, onunla müttefik olması için kalemlerini seferber etmeleri gerekirken, üstelik böyle davranmak Amerikan saldırılarına karşı yüzde 80'lerde 90'larda seyreden bir millet iradesinin mevcut olduğu şartlarda yerine getirilmesi hiçte zor olmayan bir milli görevken, tam tersi bir tutumla "Saldırılara karşıyız ama Irak Devletini de desteklemiyoruz" diyerek sırtlarını dönen ve Irak'a ambargo yılları boyunca tamamen peşmerge bozgunculuğunun dümen suyunda bol bol "canavar BAAS, baskıcı devlet aygıtı, açık toplum, tarihle yüzleşme, demokratikleşme" edebiyatıyla bugünlere gelinmesinde büyük sorumluluk sahibi olan şekil demokratı yol göstericilerin bu tutumunu nasıl adlandırmalı peki?

-?

-Ya da yüzde 58'lik oran, yol gösterenlerin ruh sağlığını alt-üst edip Türk milletine küsmelerine yetecek kadar büyükte, aynı milletin her iki saldırıda Irak'ın yanında yer alma hissiyatının ifadesi olarak, Amerikan Propaganda Makinesinin onca çabasına rağmen, o sıralarda yüzde 80, yüzde 90 seviyesinde seyretmiş bir oran, bölge çapında bir kurtuluş savaşı heyecanı duymalarına yetmeyecek kadar küçük müydü?

-?

-"Yüzde 58, sandıktan çıkmış bir sonuçken, yüzde 80, yüzde 90 ise, sadece bir tahmin" diye itirazda bulunmanın alemi yoktur, zira bölgemize saldıran düşmanın politika tayin etmek üzere kendi araştırma şirketlerine yaptırmış olduğu kamuoyu araştırmalarından elde edilmiş bir rakamdan bahsediyorum.

Türk Milletinin Irak'la birlikte kurtuluş savaşı hissiyatını ortaya koyduğu o günlerde, şekil demokratları, maalesef hiç hicap duymadan "Belki ABD Irak'a demokrasi getirir, getirmese de en kötü demokrasi en iyi diktatörlükten bile çok daha iyidir" diyerek "it dalaşı" olarak niteledikleri Irak'ın vatan savunmasına sırtlarını döndüler, saldırganın yanında yer aldılar.

-Ben öyle nitelemedim!

-Nitelemediniz ama "Irak'ı savunmak, Türkiye'yi savunmaktır" da demediniz..."BAAS diktatörlüğüyle işbirliği yapmak mı? Allah yazdıysa bozsun" deyip duruyordunuz yazılarınızda.

-Öyle şeyler yazmadım!

-Sormak lazım; demokrasi ilkesi, AB-D'nin güya bir diktatörlüğü devirip demokrasi kurarken başka diktatörlerle, mesela Mısır diktatörü Mübarek gibi diktatörlerle işbirliği yapmasına imkan tanıyor da, aslında Türkiye'nin bütünlüğünü parçalayacak bir saldırıya karşı yapılmak durumunda bulunan bir vatan savunması, aynı saldırıya karşı koyan bir diktatörle güç birliği yapmaya niçin imkan tanımasın ya da bu güçbirliği demokrasi ilkesine niçin aykırı olsun?

İstiklal Savaşımızı verirken güçbirliği yapıp, yardım kabul ettiğimiz Sovyetler Birliği', "baskıcı" proletarya diktatörlüğü değil miydi ?

Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun, eğer demokrasi ilkesi denen şey, vatanı savunurken, bir diktatörlükle güçbirliği yapılmasını ruhuna tecavüz olarak görüyorsa, o taktirde ona, bir devlete saldırıp yıkmanın bahanesi olarak dillere düştüğünde, o devletin yerine yerleştirilmeye çalışılan kukla idareciğin örtüsü olarak şeklen kullanılmak üzere götürüldüğünde, tecavüze niye sesini çıkarmadığını sormak hakkımızdır.

Arkadaşlar, işin ruhu şu ki, demokrasi, götürülebilir bir nesne değildir.

İlke deyince, İslam bağlamında ifade olundukları için, genel-evrensel oldukları hemen kavranamayan iki ilkeyi hatırlatayım; dinlerken, bir yandan düşünürsünüz.

1-"İslamda idare şekli yok, idare ruhu vardır"

Bu ilkeye, sanki başka idareler şekilden ibarettir, mutlaka ruhsuzdur anlamında işaret edildiği zannedilir, fakat öyle değildir. Cümlede iki anlam bulunuyor: "İdare şekli yok, idare ruhu vardır; bir idare ruhunun müspetliği veya ideal noktaya yakınlığıysa, İslam ölçülerine yakınlığıyla orantılıdır". O halde, nasıl ki ahlaksız nitelemesi mutlak anlamda ahlak yoksunluğu değil, yanlış veya eksik ahlak demekse, İslamla alakası ne olursa olsun, bir idare istese bile ruhsuz olamaz; en "ruhsuz" idare şeklinde bile, şekle esas teşkil edip yürüten bir idare ruhu mevcut.

Bu, ruh esastır ilkesi...

2- Anlamını Halife Hz.Ömer'in kelimesi kelimesine aynı olmasa da "Yamuk bir iş yaparsam, n'aparsınız, öyle durup seyir mi edersiniz?" sorusuna verilen "Seni şu eğri kılıçlarımızla öyle bir düzeltiriz ki" cevabında bulan ilke.

Bu da, kılıç ilkesi...

Üçüncü bir ilkeyle beraber, bunlar bir bütündür, ayrılamazlar.

Eksik anlama olmasın, yüzde 58'i, yüzde 42 içindeki şekil demokratı yol göstericilerin varlığına bir tepki olarak açıklamıyorum, "şekil demokratı yol göstericiler sadece 'hayır' tarafında vardır"da demiyorum; aksine, bu yol göstericiler, yüzde 58 içinde de en az yüzde 42 içinde olduğu kadar mevcut. Bunların niye "evet" veya "hayır" tutumu aldıklarını açıklarken gösterdikleri sebeplerin farklılığı görünüştedir; mesela Cumhuriyet gazetesiyle, Vakit Gazetesi tam bağımsızlık düşmanlığında ortak bir aynılığın dil planında birbirine muhtaç iki farklı görünüşüdür.

Hangi tarafa yol gösteriyor olurlarsa olsunlar, bu şekil demokratlarını biraz sıkıştıracak olursanız, ülkemizin "1919 Şartları"nda bulunduğunu kabul ederler, ancak gerisini getirmezler. Milli Kurtuluş Mücadelesine yol göstermek yerine, tam bağımsızlıkcı tarafa tıpkı tarihte olduğu gibi Büyük Zafer'den sonra katılmak üzere, "1919 Şartları"ndayız lafına çakılı kalıp, birbirlerine karşı "demokrasi mücadelesi" vermeyi tercih ederler.

Zira, turuncu renkli darbeler hariç "her çeşit darbeye karşı olan" bu efendiler, işbirlikçi bozgunculuk hareketleri hariç "her çeşit şiddete de karşıdırlar" ve vermeye mecbur olduğumuz Milli Kurtuluş Savaşı bunlara göre maalesef o karşı oldukları "her çeşit şiddet" kategorisine girmektedir.

Şimdi izninizle biraz da çay arasında yan odada okuduğum referandum sonucuyla ilgili sınırlı sayıdaki yazı ve yorumlar üzerinde durayım

Okuduğum yazı ve yorumları, hadiseye nasıl bir ruh haliyla bakıp anlamlandırdıklarına göre üçe ayırmam mümkün;


1- Sitemkarlar... Sitemlerini "halk ihanet etti" demeye, dolayısıyla "Bu halk bana layık değil" imasına kadar vardıranlar.

2- Kesimler arası psikolojik duvarları buzlaştırıp, yükseltenler.

3- Mevcut yönetimi menfi misal olarak BAAS yönetimine benzetenler.


Dostoyevski olabilir, derinlemesine hissedip, düşünmesini bilen bir başka yazar olabilir, belki de yanılıyorum, böyle bir yazar yoktur, her neyse, yazarın kahramanlarından biri, şahit olduğu bir timsah katliamını anlatır. Fakat öyle bir anlatır ki, o satırları okurken, kahramanın o katliamı acı duyma pahasına seyretmekle ne büyük bir fedakarlık yaptığına inanmaya başlarsınız. Timsahlar, avcılar tarafından vahşice katlolunurlarken, onları seyretme fedakarlığında bulunan bu yufka yürekli tarafından seyrolundukları için adeta şanslıdırlar. Sanki timsah katliamı, bu yufka yüreklinin ne kadar yufka yürekli olduğunu hissetmesine ve de bu gerçeği dünyaya haykırarak "paylaşmasına" yaradığı için bir anlam ifade eder. Farkına varırsınız ki, yufka yürekli, insanlıktan onun bu fedakarlığını hayranlıkla takdir etmesini beklemektedir.

Sitemkar yazıların, sitelere yazılan yorumların bazıları, işte bu timsah katliamını, insanlığa dünyanın en güzel üzülüp acı çeken adamı olduğunu göstermesine yarayacak bir fırsat olarak seyreden adamı hatırlatıyor. Sonucu üzücü olan bir referandumla, timsah katliamı arasındaki benzerlik, hadise planında değil, şahit olanların anlatırken içinde bulundukları ruh halinde. Referandumun sonucu belli olur olmaz o üzüntüyle kaleme alınan bu sitem yazılarının, "Bu ülkeyi en çok ben seviyorum, bu ülkeyi benim kadar kimse sevemez, o yüzden bu sonuca hiç kimse benim kadar kahrolamaz" benzeri cümlelerinde, sanki içten içe kendisini kendi kahır aynasında seyreden bir kibir ve küçümseme seziliyor.

Hiç şüphesiz bu kategoriye uyan çok daha aşırı örnekler olabilir, okuduklarım içinde N.Genç, O.Eğin gibi yol göstericilerin referandum sonucuna yaklaşımları böyle.

Seyrederken veya sırtınızı dönüp küserken ne kadar içten kahrolursanız olun, bir faydası yoktur. Sevdiğinin namusu tehlikedeyken sadece kahrolduklarını anlatmakla görevlerini yaptıklarını sananlar kendilerini aldatırlar.

Ve bu da üçüncü ilke, bütün ilkelerin anası, aşkın sadakat ilkesi;

Seviyorsan bırakmayacaksın...

Kesimler arası bölünmeye hizmet eden yaklaşımaysa, M.İdil'in yazısını misal göstermek mümkün. Referandum sonucunu konu alan bir yazının yanıbaşında Sıvas Madımak otelini yanarken gösteren resimlerin bir işi olmaması gerekir.

Yeri gelmişken aynı yazarın bir başka yanlışına kısaca dikkat çekeyim. IRA örneğinde olduğu gibi, devletlerin terör örgütleriyle masaya oturabileceğini söyleyen İngiliz yönetiminde danışmanlık yapmış birisine, "teröristle pazarlık edilmez" diye bitireceğiniz bir yazıyla karşılık verecek olsanız, izah maksadıyla sözü Taliban'la NATO'nun masaya oturmasına getirdiğiniz taktirde, Talibanın NATO'ya karşı vatan savunması yaptığını kabul eden birisi olarak bu düşüncenizi nasıl ifadeye dökersiniz?

"Taliban ile NATO arasında bir görüşmeye oturulması durumunda, buradaki terörist grup sizce hangisi? Ülkesini savunmaya çalışan; Taliban mı, NATO mu? Taliban hep bir terör örgütü olarak yansıtıldı. İyi ama, ülkenin asıl sahibi NATO mu da, görüşmeyi kabul edecek kesim NATO oluyor?"

Böyle ifade edecek olursanız, ne ala. Yazara ait olan bu ifadeyi, iki cümlesinden çıkardığım kelimeleri yerine koyarak bir daha görelim;

"Taliban ile NATO arasında bir görüşmeye oturulması durumunda, buradaki terörist grup sizce hangisi? Ülkesini savunmaya çalışan; gerici, bağnaz, acımasız Taliban mı, NATO mu? Taliban hep bir terör örgütü olarak yansıtıldı ve haklı gerekçelerle öyle de kaldı. İyi ama, ülkenin asıl sahibi NATO mu da, görüşmeyi kabul edecek kesim NATO oluyor?"

"gerici, bağnaz, acımasız"

"...ve haklı gerekçelerle öyle de kaldı"

Ülkesini savunduğunu, dolayısıyla istiklal savaşı verdiğini kabul ettiğiniz bir hareketin, aynı zamanda gerici, bağnaz ve acımasız olduğuna inanabilirsiniz, fakat bu menfi sıfatları, tam da o hareketin vatan savunması yaptığını tespit ettiğiniz cümlenin içine yerleştirir ve arkasından haklı gerekçelerle terör örgütü olduğunu ilave ederseniz, şüphe doğar.

Güneydoğuyu kasten "Terörizm ama istiklal savaşı" mı? Yoksa İstiklal Savaşı korkusuyla "her çeşit şiddete karşıyız", o halde "İstiklal savaşları maalesef terörizmdir" mi?

S.Önkibar'ın yaptığı gibi, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin dönemindeki BAAS yönetimini menfi kabul edip, idare ruhu yabancılaşmış mevcut yönetimi o yönetime benzetmek hakikatle bağdaşmaz. Millici, tam bağımsızlık yanlısı, demokrasiyi bir şekil sorunu olarak görmeyen o BAAS yönetiminin önce Allahın sonra milletin olan mülkü özelleştirme kod adlı operasyonla yağmaya açan Türkiye'deki yönetimle ne alakası var?

Bir sahne... Mesela bu gece Tayyip Erdoğan TRT ekranından, "Mensubu olmakla gurur duyduğum Türk Milleti!" diye seslense;

"Türk Silahlı Kuvvetlerini NATO'nun askeri kanadından çekiyorum, AB üyeliği başvurusunu donduruyorum, özelleştirme kod adlı yağmalama operasyonuna son veriyor, bütün stratejik sektörleri millileştiriyorum.

Irak'ın kuzeyindeki kukla yapılanmayı tanımıyorum. Silivri Toplama Kampında esir tutulan vatanseverlerin derhal serbest bırakılmasını emrediyorum.

Başta İncirlik işgal üssü olmak üzere bütün üslerin tahliye edilmesi için 72 saat, vatanımızın Güneydoğusundaki etnikçi Celali bozgunculuğuna teslim olmaları için 24 saat süre tanıyorum.

Merkezi otoritenin bilgisi ve onayı olmadan, yabancı ülke kuruluşlarıyla anlaşmalar imzalayıp, projeler yürüten bütün sefil toplum örgütleri, liberal çapulcu medya kuruluşları, kaba softa ham yobaz yuvaları ve fuhuş yerleri kapatılmıştır.

Siyasi faaliyetler işbirlikçi ilişkilerden tamamen arınmış olmak şartıyla serbesttir" diye devam etse ve sözlerini;

"Kanun ve nizam hakimiyeti esastır. Bunu sağlamak üzere, yeniden fetih hareketi başlamıştır. Türk Silahlı Kuvvetleriyle tam bir işbirliği halinde seferberlik ilan ediyorum. Bu kararlar şu andan itibaren yürürlüğe girmiştir. Yaşasın Vatan, Yaşasın Türk Milleti" diye bağlasa...

Şekil demokratlarının bir kısmı hiç şüpheniz olmasın, "Evet, bu kararlar halkın zararına değil ama anti-demokratik yoldan alındıkları için tabiiki kötüdür" deyip, "Halkın gözünü boyamak için halkın yararına kararlar alarak halka rağmen halkçılık yapan darbe yönetimine kanmayalım" yollu çağrılarda bulunmak üzere hemen "Demokratik Muhalefet ve Müdahale Platformu" adıyla örgütlenip, muhalefete başlarlar.

Hatta bazıları şimdi yaptıkları üzere, NATO'ya, BM'ye "2003 yılında barbar BAAS yönetimine karşı yaptığımız Gül Devrimine benzer bir devrimle, Kemalist-Saddamist kirli darbe yönetimine haddini bildirmek için Anadolu ve Trakyaya birlikte müdahale edip barış için savaşalım" çağrısında bulunurlar.

İçlerinden birinin aylar önce ettiği bir laf; "ABD, Türkiye’yi bir Saddam Rejimi, bir Nazi Rejimi gibi görüyor ve bu rejimii topyekün tasfiye edip KESİN BİR ZAFER istiyor"

Atlantik İttifakının saldırısına uğrayana kadar Irak ülkesine en müreffeh dönemini yaşatan Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin yönetimini Nazi rejimine benzetebilen bu kafadaki adamların yeni kuşak tarafından anti-emperyalist sanılmaları, böyle lap-lup laflarla hizmet ettikleri peşmerge bozgunculuğu tarafından keskin Türk milliyetçileri diye adlandırılmaları yok mu!... Fakat bunların Türk Milliyetçisi olarak sunulup, öyle sandırılmaları da bir oyundur arkadaşlar. Yine mi siz?... Evet, buyrun?

-Aylar önce bir tartışma programında, Ümit Özdağ'ın söyledikleri aklıma geldi. Önce sağına soluna bakındı, sonra yanındakine dönüp, sesini alçaltarak şu anlamda bir şeyler söyledi; "PKK'nın eylemleri devam ederse, bir şey değil, Türk halkı istiklal savaşı verecek. işte o zaman felaket olur!"

-Zihnen peşmergeleşmenin tipik bir örneği... Buyrun oturun.

-Bir şey daha... Bu söylediğiniz zihnen peşmergeleştirme operasyonunda kullanılan önemli konulardan Halepçenin iç yüzünü anlatan, Amerikan Propaganda Makinesiyle peşmerge propagandistlerinin uydurduğu iftiraları gözler önüne seren bir kaç belge adı vermek istiyorum. Meşru Irak yönetimine hiç bir surette olumlu bakmayan, bazıları Amerikan yönetiminde görev almış insanlarca yapılmış bu araştırmaları bilen arkadaşlar vardır.

Stephen C. Pelletiere. NY Times, A Glimpse of the Past: A War Crime or on Act of War?

Jude Wanniski, Saddam Hussein Did Not Commit Genocide.

Jude Wanniski, What Happened at Halabja?

Carlton Meyer: Saddam Never Gassed His Own People.

Ghali Hassan: What Do Fallujah and Halabja Have in Common.

Benzerlerini Ermeni propagandistlerin Türk Milletine attığı iftiralarla ilgili araştırmaları, sanırım www.uruknet.com adresinde bulabilirsiniz.

-Teşekkür ediyorum... Şimdi ara vermeden önce dinleyin;

"30 Ağustos 2010 günü Hak ve Eşitlik Partisinin Muğla ve Antalya mitinglerinden Ankara'ya dönmekte olan seçim otobüsü Afyon'un İscehisar ilçesinde mola vermiştir. Durulan yerde parti marşı çalındığı için iki polis tarafından uyarı yapılmış ve partililer müziği kesmiştir. Arkadan bir trafik polisi gelmiş ve 72.maddeyi ihlal ettiniz diye 62 TL ceza kesmiştir. Buraya kadar her şey normaldir, yasal prosedürde tamamlanmıştır. Yetkiyi suistimal, tarafsızlık ilkesi ihlali, görevi kötüye kullanma, bir siyasi partiye hasmane davranış ve tavırlar bundan sonra başlamıştır.

Polisler emniyet müdüründen talimat aldıklarını belirterek parti otobüsünü İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün önüne çektirmişlerdir. Buraya gelindiğinde İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün üstündeki lojmanların pencerelerinin birinden sonradan İlçe Emniyet Müdürü ve adı Mustafa Yiğit olduğu tespit edilen atletli, yarı çıplak bir zat 'izinsiz ilçeme giremezsiniz' diye tehditler yağdırmıştır. Daha da vahimi '30 Ağustos Zafer Bayramı' nedeniyle parti otobüsünün önüne asılı olan Türk bayrağını 'SÖKÜN' diye talimat vermiştir. Partililerin 'Burası Afyon toprağı, bu zafer burada kazanıldı. Bugün 30 Ağustos, bayrak sizi neden rahatsız ediyor' demelerine rağmen bu zat 'Bayrağı sadece devlet kurumları takabilir' diyerek, polis marifetiyle Türk Bayrağını otobüsün önünden söktürmüştür. Pencereden yarı çıplak haliyle aşağıdaki polislere 'Bunları buradan gönderin, ilçede iftar da yapmasınlar' diye hezeyanlarını sürdürmüştür. İş bununla da bitmemiş, köy kurnazlığı ve entrikalarla 'Otobüsü bağlayın, anahtarlarını alın' hokkabazlığına kadar gitmiştir. Yedikleri haltın sonucunun nereye varacağını biraz kestirdiklarinde de suçunu örtbas için savcıyı bile İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne çağırmışlardır.

Bütün bu olup bitenlerden ve ilçeden ayrıldıktan sonra parti sorumluları beni arayarak durumu rapor etmişlerdir. İlçe Kaymakamı olan ve adının Yaşar Güneş olduğu öğrenilen zat'dan bilgi almak istediğimde ise, bu şahsında aklınca bir takım teknikler kullanarak benimle görüşmekten kaçtığını tespit ettim.

1. İlçede olup biten her şeyden hukuken ve idareten sorumlu olan İscehisar Kaymakamı Yaşar Güneş ve İlçe Emniyet Müdürü Mustafa Yiğit hakkında parti avukatlarınca hukuki işlem başlatılmıştır.

2. Bu iki şahıs hakkında işlem yapılmak ve sonucunun Parti Genel Merkezine bildirilmesiyle ilgili İçişleri Bakanlığı'na resmi yazı yazılmıştır.

İçişleri Bakanlığı idareten, mahkeme hukuken işlemleri yürütecek ve bir sonuca varacaktır.

Siz ki 30 Ağustos 2010 günü Türk Bayrağını hem de Afyon'da parti otobüsünden söktürme gaflet ve aymazlığını yaptınız, Hak ve Eşitlik Partisi'nin amblem, fors, Genel Başkan resmi ile alnında 'YAŞASIN VATAN, YAŞASIN TÜRK MİLLETİ' yazan otobüsünü emniyetin önünde suçlu gibi sergilediniz, bunun siyaseten hesabını vereceksiniz.

Ne zaman mı? 2011 Genel Seçimlerinden hemen sonra ve ilk sırada...

YAŞASIN VATAN, YAŞASIN TÜRK MİLLETİ!"

Hak ve Eşitlik Partisi'nin 30 Ağustos Büyük Taarruz'un yıldönümünde karşılaştıkları düşmanca bir tutumla ilgili basın açıklamasıydı.

Bu partinin Genel Başkanı Osman Pamukoğlu kimdir? Başkalarının demeçleri, siz aramasanız dahi hemen her yerde karşınıza çıkarken, bu partinin faaliyetleri hakkında haberler, mensuplarının konuşmaları niçin aynı sıklıkta karşınıza çıkmaz? Bozguncuların demeçlerini çarşaf çarşaf yayınlayan medya, bu Partiye niçin ambargo uygular?

Çünkü Osman Pamukoğlu, Güneydoğudaki etnik bozgunculukla mücadelede Türk Milletine önemli hizmetlerde bulunmuş vatanperver bir Türk askeridir de ondan. Sizin parmağınız deminden beri havada, evet?

-Kılıç ilkesi dediniz. Sonra sadakat girdi işin içine... Yani nasıl?

-Hay, hay arzedeyim: Yeri gelmişse, sandığı sağlamca yerine koymak üzere, kılıç esastır.

-Ama ne kadarlığına esastır.

-Onu ulemaya soracaksınız, ulemanın hakikisine...


Yüce SEL

Paylaş |


Etiketler : Konuşmalar

Yazarın Diğer Yazıları "KONUŞMA" -5- 18.11.2010
''KONUŞMA'' -4- 24.10.2010
''KONUŞMA'' -3- 22.09.2010
''KONUŞMA'' -2- 21.08.2010
''KONUŞMA'' -1- 06.08.2010



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: YÜCE SEL - KONUŞMALAR   Cuma Kas. 19, 2010 6:19 pm

''KONUŞMA'' -4-

24.10.2010
--------------------------------------------------------------------------------

<![endif]-->
"Kalpte hissine varılmadıkça, bilgi manalaşamaz"

Yeraltı Sohbetleri
...


Harareti hayli yüksek bir OrduMillet geleneği olan uzun çay arasını Ağustos ayının son haftasında vermiştik, bu sefer kısa tutuyorum. Artık son yudumlarınızı alıp bardaklarınızı ve kaşıklarınızı bir tarafa bırakın. Yalnız arkadaşlar kusuruma bakmazlarsa, ilk çay arasından bu yana konuşurken bana eşlik eden o ahenkli çıngırtı sesinden mahrum kalmak istediğimden, bardak ve kaşıklarla aranızdaki mesafe, canınız boş bardakta çay karıştırmak istediğinde uzanıp alamayacağınız kadar uzak olsun.

Hepinizin tecrübi olarak bildiği üzere, sonuçları itibarıyla lüzumsuz bir davranışı, kendimize ve başkalarına zarar verdiğini bilmemize rağmen tekrarlamayı alışkanlık haline getirmemizin sebebi, benliğimizde mevcut bulunan "kendini güven içinde hissetme, güven hissini daim kılma" ihtiyacıdır. Bu ihtiyacı bir süreliğine doyurduğunu fark ettiğimiz belli bir davranış biçimi yeterince tekrarlanacak olursa, vazgeçmek istemeyeceğimiz bir alışkanlık halini alır ve öylece devam eder. İnsanların çoğu, başarısızlıkla sonuçlanan bir-iki teşebbüsten sonra, ruhlarını kaplayacak huzursuzluk hissine katlanamayacakları korkusuyla, alışkanlık halini almış davranış biçimlerini zararlı bile olsalar tekrarlamaktan kolay kolay vazgeçemezler, vazgeçmeyi istemezler.

Alışkanlığın kuvveti arkadaşlar, akli açıklamaya baskındır.

Mesela sigara tiryakilerine bu zararlı alışkanlıktan kendilerini kurtarmaları gerektiğini söylediğinizde, sigaranın aslında zararlı değil, şifalı bir ot olduğunu, o yüzden devam ettiklerini iddia edecek pek azı hariç, hem sizi hem kendilerini şöyle kandırmayı denerler;

"Aslında azaltarak yavaş yavaş bırakayım diyorum"

"İstesem pat diye bırakırım, zaten bir gün bırakıcam ama... şimdi bırakmak istemiyorum, yoksa çok zararlı bir alışkanlık olduğunu biliyorum"

Hayır, bilmiyorlar...

Ya bildiklerini zannediyorlar ya da zararlı olduğuna yeterince inanmadıkları halde "ayıp olmasın diye" öyle söylüyorlar; zararlı olduğuna yeterince inansalardı gerçekten bilmiş olurlar ve içmezlerdi.

Yaradılışımızda mevcut bir kural; inanmak fiili yeterince gerçekleştiği anda, hiç bir huzursuzluk korkusu o insanın iradesini zararlı olduğunu bildiği davranış alışkanlığına karşı eyleme geçmekten, onu sona erdirmekten alıkoyamaz. İnanmanın eyleme geçmeye yetecek tamlıkta iradeye dönüşebilmesiyse, akledilen bilginin kalpte tasdik olmasıyla mümkün.

Konuşmanın başından beri birini söndürmeden öbürünü yakmaya devam eden şu turuncukuaz şallara sarınmış arkadaşınız, o fiili tekrar tekrar işlemekten kurtulmanın ilk adımı olarak, bir daha elini sürmemek üzere çöpe atması gerektiğini akledemiyor olamaz; fakat böyle yapmak yerine, o küçük dikdörtgen kutuyu sanki kapacaklarmış gibi elinde sımsıkı tutmaya devam ediyorsa, aklının aldığına kalbinin yatmamasından.

Ölçüleri, birleşip bütünleşmeye ayarlı yeni siyaset diliyle konuşmaya çalışırken, tıpkı tiryakinin ihtiyacı başına vurdukça "farkına bile varmadan" sigara paketine uzanması gibi, kesimlere bölünüp parçalanmaya şartlanmış eski dil alışkanlığının sık sık nüksetmesinin sebebi de aynı; dış dünyaya onunla reaksiyon göstermenin doğruluğunu aklınızla kabul ettiğiniz yeni dil, henüz varlığınızı güven içinde hissetmenize yetecek tamlıkta içinize sinip alışkanlık haline gelmiş değil. Dolayısıyla hadiseler, kişiler ve fikirler hakkında yazıp konuşurken, yanlış bile olsa refleks haline gelmiş "eski dil"le düşünmüş olsanız duyacağınız "güven hissi"ni duyamayıp huzursuz olunca, ağzınızın içindeki dil organıyla kaleminiz, konuşmakta zorlandığı dilin bakış açısını bir anda unutup, manaları ve çağrışımları bünyenizdeki işgalini hala sürdüren o menfi dilin kelimelerine sürçüyor.

Böylece rahatlıyorsunuz ama, Türk Milletinin enerjisini ziyan eden, sahte dediğimiz kutuplaşmaların değirmenine su taşıyan eksik bir hassasiyetle, hadisenin veya kişiliğin veya fikrin veya bir politik tavrın esas karşı çıkmanız gereken yanını desteklemiş, desteklemeniz gereken yanını da görememiş duruma düşüyorsunuz.

Mesela, çay arasında dışardaki türban patırtısı bir ara yükseldiğinde, bazılarınızda sahte kutuplaşma günlerini özlemiş gibi karşılıklı nefret dili nüksetmesine şahit olduk. Perinçek'in türbanla ilgili son açıklamalarını duyunca, birbirlerine eski dille homurdanan bu arkadaşlarımız, vatanseverlerin Silivri'de kurulan Toplama Kampına türbanla ilgili görüşleri sebebiyle kapatıldığını sanmaktalar.

Bu fena alışkanlıktan kurtulmak yolunda şu hususları farkına varalım:

Ehli sünnet itikadınca, Kur'an'a uygun doğru örtünmenin şekil ve tarzı "türban" olarak tekse, türban şekline itiraz eden, kadının itikada uygun örtünmesini kökünden reddetmiş olur. Fakat uygun örtünme şekillerinden sadece biriyse, uygun şekillerden sadece biri olduğunu kabul edip, doğru veya yanlış, bu şekle sadece siyasi sebeple itiraz etmek, bizatihi örtünmeye karşı olunduğu anlamına gelmez. Öte yandan uygun şekillerden sadece biri olarak savunmakla, maksadı buymuş görüntüsü altında, itikaden tek uygun biçim olduğunu iddia etmenin anlamları da aynı değil. Buyrun, evet?

- E, sonuç olarak fark eder mi?

- E, etmez mi?

- Velev ki siyasi simge, ama yine de inancın gereği bir örtünme deyip duranlar var ama?

- Velev ki "inancın gereği örtünme olan siyasi simge" ama, örtünmenin şekillerinden birini tek şekilmiş gibi esaslaştıran belli bir propagandanın aleti olduğu yer ve zamanda, bütün örtünme "şekillerini/simgelerini" değil, onların üzerinde kabul ettiği sadece kendisini simgeleyen belli bir siyasi simge.

Bu "bir ve tek" siyasi simge değil, kendisini diğer bütün "belli"lerin üzerinde gören "belli bir" siyasi simge. Yani her öylemesine velevin bir de böylemesine velevi var.

1- Hangisi olursa olsun, uygun örtünme şekillerinden hiç biri, bütün uygun örtünme şekillerini simgeleyen "genel simge olma hakkı"na sahip değildir; böyle bir hakka sahip olduğunu ileri süremez, böyle bir siyasi tercihi kabul etmemenin örtünme emrine karşı çıkmak demek olacağı iddiasında bulunamaz.

2- Öte yandan, belli bir örtünme şekline, o şeklin kendisini genel simge olarak göremeyeceği gerekçesiyle siyaseten karşı çıkma tutumu, bu siyasi amaçla sınırlı kalmalı; böyle bir görüntü altında örtünme emrinin kendisine karşı çıkmanın örtüsü olarak kullanılmamalı.

3- Taraflardan birinin Kur'an emri olduğuna inandığı, diğerinin inanmadığı her hangi bir mevzuda, orta yol bulmakla sonuçlanacak bir pazarlık mümkün olmadığından, tartışmak lüzumsuzdur.

Lüzumsuz tartışmalar, esas kutuplaşmayı örter.

Eski dille homurdanan arkadaşlara söylüyorum. Perinçek'in kendisi bile öyle olduğuna inansa, AKPKK Örgütü, onu türbana karşı olduğu için değil; Ermeni iddialarını ileri süren güçlerle çok ciddi mücadele ettiği, peşmerge bozgunculuğuna karşı çıktığı, etnik-dini beyliklere bölünmeye karşı merkezi milli devleti savunduğu, Kıbrıs konusunda milli çizgide durduğu, Patrikhanenin Atlantik İttifakının elinde bir mevziye dönüşmesine sesini yükselttiği, 91 ve 2003 Saldırılarında Irak Devletinin yanında yer aldığı, kısaca tam bağımsızlıktan yana millici bir vatansever olduğu için Silivri Toplama Kampına kapadı.

Sizin görmeniz gereken yan bu olmalıydı. Ayrıca açıklamalarında olumsuz baktığı "meyhane laikliği" ayrımı var, ki bu da görülmeliydi.

"Türkiye'deki dinci aynı zamanda kinci partizanlar"

"dinci ve kinci cemaat mensuplarının, dinci ve kinci siyasi parti üyelerinin"

"dinci ve kinci kanat"

"dinci ve kinci kesim"

"kin görevlileri"

"kin işleri"

Okuduğum bu ifadeler, "33 Dereceden Takunyalı Masonlar Türk İzlerini Siliyor" başlıklı, Vedat Çalık imzalı bir yazıda yer almakta. Bu ifadeler, "Suudi Arabistan'da Kabe'nin korunması için yaptırılan ve Birinci Dünya Savaşında Türk garnizonu olarak kullanılan Osmanlı mirası Ecyad Kalesinin 2002 yılında yıkılmasını şiddetle protesto edenlerin Gebze'de İlyas Bey Camisinin AKP'li Belediye tarafından yıkılmasına niçin sessiz kaldıklarının" sorulduğu yazıda, camiyi yıkanlarla, sessiz kalanları kasten kullanılıyor.

İlginç olan husus, aynı yazıda, vaktin medyasının Ecyad Kalesinin yıkılmasını protesto eden manşetlerinde "Araplar" genellemesiyle bütün Arapların aşağılandığına dikkat çekilirken, bu dikkatin İlyas Bey Camisini yıkan ve bu olaya sessiz kalan işbirlikçilerden bahsedilirken gösterilmemesi. Eğer siz vatan ve devlet hissinden yoksun işbirlikçilerden bahsederken, kastın kesim değil onlar olduğunu apaçık belli edecek tabirler kullanmak, mesela işbirlikçiye işbirlikçi demek yerine; vaktin medyasının "Araplar" başlığı altında Arapları topluca aşağılamasına benzer şekilde, hainiyle samimisiyle bütün bir kesimi işaret eden dinci-kinci sıfatlarını kullanırsanız, o sıfatlar ne kadar sevimli olursa olsun, samimi insanlar sizin bölünmüşlükten beslenen nefret dili kullandığınızı düşünecektir

Böylece o yazı belki gözlerden zihine gider ama dile getirdiği doğrular zihinden kalbe akıp orada tasdik göremez, manalaşıp dile dökülemez.

"İdare şekli yok, idare ruhu var" esas prensibini kabul etmeyip, "idare şeklini esas alan", daha doğrusu şekli ruha esas kılabileceğini zanneden bir "idare ruhu" anlayışına sahip olan, ancak rejim krizi ortaya çıktığında, o krizi, mesela seçimlerin sonuçlarını değiştirerek, "şekle" güya belli etmeden "dikte ederek" aşan mevcut batının şekli demokrasilerinin de aslında diktatörlük olduğundan evvelce bahsetmiştim.

Alıp-veremediğimiz dikte etmek fiili değil, fakat Türkiye'deki "diktanın" adı "dinci dikta" olamaz; Türkiye'deki, "gerçek ideali dinmiş gibi davranan", adımları AB-D'ye ayarlı bir "uydu dikta, kukla dikta"dır.

Bahse girmem ama içeriye ilk dalacak Milli Kurtuluşçu, AKPKK Örgütünün kozmik odasının duvarına at nalı kadar harflerle yazılıp yaldızlanmış şu yüz yıllık veciz ifadeyle karşılaşırsa hiç şaşırmam:

"Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdır. Biz gerçek ideali dinmiş gibi davranacak çıkarcı bir grubu idareci olarak takdim etmeye çalışacağız"

A.Ryan

İngiltere Büyükelçiliği Baştercümanı

İngiliz Sevenler Derneği kurucularından.


Peki ama kesimlere bölünüp parçalanmaya şartlanmış eski dil alışkanlığı niçin bu kadar kolay nüksediyor?

Dış dünyaya onunla reaksiyon göstermenin doğruluğunu aklınızla kabul ettiğiniz yeni dili, bir hadisenin veya kişiliğin veya fikrin veya bir politik tavrın müspet-menfi taraflarını doğru olarak tespit edeceğiniz bir alışkanlığına dönüştürmekte niçin bu kadar zorlanıyorsunuz?

Yeni dile uygun hassasiyet, sahte kutuplaşmaların değirmenine su taşıyan, her türlü yönlendirmeye müsait yanlış hassasiyetin yerini almaya yetecek bir keskinliğe niçin hala ulaşabilmiş değil?

Cevabı, bir çocuğun bile anlayabileceği basitlikte bir çizgi grafik üzerinde görelim. Önce tahtaya "güçler" başlığı altında, dört tane ismi alt alta sıralıyorum.

1- Her kesimden işbirlikçiler.

2- ABD

3- AB

4- Etnik bölücülük, peşmerge bozgunculuğu.


Sonra "güçler" başlığının yanındaki kutuların içine, cevapları, yukardaki dört gücün hepsinin hangi "ortak düşman"a karşı, hangi "ortak maksat"la birleşmiş tek bir cephe olduğunu gözler önüne serecek dört soru başlığı yazıyorum.

1- Baş düşman.

2- Tasfiye edilecek devlet gücü olarak baş düşman.

3- Dost kuvvet/müttefik güç.

4- Siyasi/idari hedef.


Şimdi de soruların cevaplarını yazıyorum. Dört "gücün" hepsi için geçerli olduğuna göre, vakit kaybı olmasın diye bütün kutulara tek tek yazmak yerine, işte şuraya, ortaya yazıyorum.


1- Baş düşman: Türk Milleti. İstiklal Savaşı verip, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran Türk Milli Bütünlüğü.

2- Tasfiye edilecek devlet gücü olarak baş düşman: Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Türk Silahlı Kuvvetleri.

3- Dost kuvvet/müttefik güç: Dördü de birbirinin dostu, müttefiki

4- Siyasi/idari hedef: Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tasfiye edilip, etnik-dini idarecikler, şehir devletçikleri kurulması. Türk Silahlı Kuvvetlerinin halk ordusu niteliğinin ortadan kaldırılması.

Dört koldan kuşatma...

İşte arkadaşlar, Türk Milletinin zihni, en kör gözlerin dahi görebileceği bir yıkım stratejisi izleyen dört güçten müteşekkil bu düşman cephesi tarafından, özellikle son 30 yıl boyunca, her sonraki on yıl, bir öncekinden daha yoğun olmak üzere, tarihte eşi görülmedik bir propaganda bombardımanına maruz kaldı.

Düşman, tam bağımsızlık prensibine ve milli devlet kavramına bağlılığı, "baş düşman canavar Kemalist diktatörlük"ten, "Atatürkçüyüz ama çağa da uydurmazsak şık olmaz, eğilelim ama dik duruş sergileyelim"e kadar farklı şiddetlerde tezahür eden bir propaganda edebiyatıyla unutturmaya çalıştı.

Milletimizin adının Türk olduğunu söylemeye çekinen, kendinden kaçan, vatan-devlet, ordu-millet değerlerini hissedemeyip alay eden, açıkçası neresinden bakarsanız bakın, kadın desen kadın değil, erkek desen o hiç değil, ikisinin arasında atlama tahtası, hassasiyeti hadım edilmiş tuhaf tip, işte bu son 30 yılın ürünüdür.

Böyle bir ruh ikliminde zorlanmanız doğal. Kendinizi yoklayın; diliniz Türk milletinin ortak hafızasında bir büyük bağımsızlık ifadesi olan Ergenekon simgesine, Anadolu ve Trakya söz konusu olunca kolay kolay dönmüyor, ama lafın gelişi Çin'de yaprak oynasa Türklüğün bağımsızlık davası olduğunu hissediyorsunuz, sokaklarda yürümeye, kampanyalar düzenlemeye hazırsınız... ama tam da o sırada peşmerge bozgunculuğu Söke'de, Mersin'de olduğu gibi sokakları işgal edip, Türk Milletine meydan okuyacak olsa, hassasiyetiniz, eminim nasıl olduğuna sizler de şaşıyorsunuz, iniveriyor.

Oysa, bozguncu iki bin kişiyle yürüyorsa, sen yirmi bin kişiyle yürüyeceksin. Yirmi bin kişiyle mi saldırıyor? Sen İki yüz bin kişiyle karşılığını vereceksin. Ataların bu toprakları karış karış fethedip, sana vatan bıraktı, o halde yeniden karış karış fethedeceksin...

Adil işleyen kanun ve nizam hakimiyetinden yana alması gereken doğru tavrı geçte olsa aldığı için zindana kapatılan Hanefi Avcı, kitabının ilk çıktığı günlerde, Silivri Toplama Kampı'na kapatılış sebeblerinden bir kaçını az evvel saydığım millici Perinçek'le "aynı noktada olmadığını" uzun uzun açıklama lüzumunu hissettiği halde; kitabında teklif ettiği politik adımları savunurken, "Ben bu adımları teklif ediyorum ama sömürge statüsünden yana olanlarla aynı noktaya gelmiş değilim; gerekirse İstiklal Savaşını göze almış tam bağımsızlıkçı bir vatanseverim" benzeri bir açıklamada bulunma ihtiyacı duyamadıysa, sebebi yine bu eksik hassasiyettir.

Dinleyin;

"...Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiç bir önemi yoktu. Ne yazık ki Türkiye ve Türkiye halkı, ahlak bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu 'maneviyatı'yla başlayan, Batı 'maneviyatı'yla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu'yla Batı'nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı'ya yaklaştığımızı zannettiğimiz taktirde, asıl mayamız olan Doğu 'maneviyatı'ndan tamamıyle soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki, bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yokolma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez (bundan)"

Attila İlhan'ın "Hangi Atatürk" adlı kitabının başında yer alan bu satırlar, Mustafa Kemal'in 6 Mart 1922 tarihinde Meclis'te yaptığı "Konuşma"dan bir bölüme ait.

Fakat çay arasında arkadaşların açtığı bağımsızlık yanlısı sayfalarda göz gezdirirken dikkatimi çekti, bu bölüm, "Konuşma"yı yayınlayan, o sayfalarda ya tamamen ya da kısmen bulunmuyor.

"Batı'ya yaklaştığımızı zannettiğimiz taktirde, asıl mayamız olan Doğu 'maneviyatı'ndan tamamıyle soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki, bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yokolma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez (bundan)"

Zannetmem ki Doğu 'maneviyatı" tabirinden kastı Budizm olsun.

Değerli çalışmalarını izlediğimiz millici yazarları bu bölümü "Konuşma"dan çıkarmak zorunda bırakan şüphe ne olabilir acaba?

Bağımsızlık savaşının, türban savaşıyla örtülendiği 90'ların ortalarında zihin labirentlerinde karşılıklı dolaşan aynı şüpheydi:

"Batıdan bağımsızlığımızı kazanınca gericiler bizi kesecekse, sömürge olarak kalalım daha iyi"

"Batıdan bağımsızlığımızı kazanınca milliyetçiler bizi kesecekse, sömürge olarak kalalım daha iyi"

Yine çay arasında bir arkadaşınız, çok değerli bir liseli...yani lisede görev yapan bir öğretmenden duyduğu bir hadiseyi nakletti. Öğretmenler bir gün kendi aralarında konuşurlarken, etnikçi Celali bozguncularının o gün gerçekleştirdiği saldırıdan dolayı hayli üzgün olan bir öğretmen "Ben Türküm" deyince, sanırım okul müdürü tarafından, "Irkçılık yapıp, insanları tahrik etme!" diye azarlanıyor.

Etnikçilik karşısında bu kadar ezilip-büzülen bir insanın Türk Milletinin çocuklarını yetiştirmesi düşünülemez. Okul, peşmerge bozgunculuğunun patlak verdiği mıntıkada değil, Ege kıyılarında...

O okulun öğrencilerine, müdüre doğum gününde bir bozkurt heykeliyle, Ergenekon Destanı hediye etmelerini salık veriyorum. Avucunuzda sıka sıka suyunu çıkardınız!

- Bana mı söylüyorsunuz?

- Hazine mi var içinde? Elmas kutusu mu o?

- Yok, ben öyle fazla içmiyorum aslında...Tek tük.

- İsteseniz pat diye bile bırakırsınız tabii. Size bir sorum olacak. Küçük bir imtihan... Ağzımdan çıkan kelimeyi duyduğunuz anda, ilk on saniyede zihninizde beliren kelimeler, cümleler, gözünüzün önünde canlanan görüntüleri söyleyeceksiniz. Hazır mısınız?

- Evet.

- TAM BAĞIMSIZLIK!.......................................

- Dünyaya kafa tutmak!...

- Menfi mi, müspet mi?

- Menfi...yok menfi değil, müs... hayır...tam müspet gibi de pek değil sanki.

- Sanki?

- Dikta gibi bir şeyler.

- Dikta gibi mi, dikte etmek gibi mi?

- İkisi iç içe, tam ayıramıyorum... bir de "hem de bu çağda" hissi.

- Yani "hem de bu çağda, olacak iş değil, dünyanın dışına tekerlenir" gibi bir his. Teşekkür ediyorum, buyrun oturun... Benzetmede hata olmaz, adeta Türk Milletinin içinden şeytan çıkarıyoruz.

Kısa bir ara olacak.

Burada sigara içmeyi şu andan itibaren yasaklıyorum...


Yüce SEL

Paylaş |


Etiketler : Konuşma

Yazarın Diğer Yazıları "KONUŞMA" -5- 18.11.2010
''KONUŞMA'' -4- 24.10.2010
''KONUŞMA'' -3- 22.09.2010
''KONUŞMA'' -2- 21.08.2010
''KONUŞMA'' -1- 06.08.2010


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: YÜCE SEL - KONUŞMALAR   Cuma Kas. 19, 2010 6:20 pm

''KONUŞMA'' -5-

18.11.2010
"You Know Sometimes Satan Comes As Man Of Peace"

Bob dylan
...

"Ancak (şeytan) şimdi, dünya iletişim araçlarında, televizyon kanallarında, ele geçirilen yeniliklerde (teknoloji) bulunuyor. Buna şaşmak pek mümkün değil. Veya şeytan, açgözlü bir kadının şimdiki zamanda soyunmasına uygun olarak, kendi renklerini saklayacak iki renkli lens taktıktan sonra boyadığı gözlerinde...

Bunun için erkek, bu iki göz arasından bir şeye ne zaman rağbet edip, ne zaman etmeyeceğini ve neyin yasal olup olmadığını, ne zaman utanacağını, ne zaman Allah'a sarılmak isteyeceğini bilmiyor. Kadın, ya kendisini ve ailesini şerefli kılıyor ya da şeytanın çukurunda kayıp gidiyor. Ve böylece hem kendisini hem de ailesini rezil ediyor. Şeytan, erkekler Allah'ın razı gelmediği şeylere yönelip, onları sevdiklerinde ve onlara kızdıklarında, nefislerinin isteklerine ve kızgınlıklarına uygun şeyler dışında neyi yapmaları gerektiğini veya neyin lazım geldiğini hatırlamadıklarında çıkageliyor.

Ve bu durum her yerde var; isteğin-isteklilerin, zulmün-zalimlerin, şerrin-şerlilerin, hatta topların nişangahlarında mevcut olanı terk ettiklerinde, veya haram malla dolu depolarda, uçağın motorunda ya da uçağın en alçak oyuntusunda, yerle bir eden füzede, gaspçıda, yabancı işgalinde, köşelerinde masumları barındıran hapishane sürgüleri ve demir parmaklıklar arkasında, Allah yolunda kafirlere ve zalimlere karşı savaşan insanlar ya da hürriyet uğruna savaşanlarda...

Belki de şeytan onların göğüslerinde, kanlarında, hatta niyetlerinde; belki de kağıtlara batılı yazan, hazırlayan kalemlerde veyahut da boyun eğdikleri şeylerdedir.

Ve şeytan, bütün bunlarla beraber, müfredatını uygulayarak keyifleniyor. Şer metodunu uygulayabilmek için ne gerekliyse harekete geçiriyor. Bunun için de vücudu gelişti. İnsanın kudreti ve vesile olmasıyla fiilleri de gelişti.

Böylece şeytan, eskilerin tarif ettiği gibi geniş veya uzunlamasına çekik gözlü ve saçları başının üstünde en uç noktaya kadar dikleşmiş mahluk değil artık. Saçları dağınık, boynuna salınmış, taranmış veya insanlarda olduğu gibi baştan omuzlara sarkıyor ya da kulağın ucuna kadar uzanıyor.

Şeytan, insanlara, içlerindeki boş şeyleri çıkarmaya güç yetiremeyen dervişler veya ruhsal tıpla ilgilenenler kadar nüfuz etmeye başladı. Her kim ki ruhuna boş şeyler girmişse, binlerce kere denense de, onun cisminden şeytanı çıkarmaya güç yetirilemiyor. Bunu denemeye kalkan kişiler, değnekleriyle, içlerine şeytan girenlerin yakınlarındaki bir yere, hatta onların enselerine vuruyorlar. Ve ne okumaları gerekiyorsa okuduktan sonra bağırıyorlar:

"Çık oradan ey lanetli melun!"

Şeytan insanın içine nüfuz ettikten sonra, onun vasıflarına uygun olarak onunla bütünleşti, onunla iç içe bir hal aldı. Veya sıfatları ve bıraktığı eserler dolayısıyla insanın yerini bütünüyle ele geçirdi. Yani insanın sıfatı, kendisini şeytan yaptı. Ya da şeytan, kendi görevini yapan insanlar çoğaldıktan sonra bu mekandan kaçarak uzun bir inzivaya çekildi.

Şeytan tüm bu hallerde, damarların içinde, akıllarda, fikirlerde, onun dostluğunu kabul edenlerin fiillerinde sürekli olarak kaldı"

Irak Devlet Başkanı Şehit Saddam Hüseyin

(Defol Git Lanetli- "İnsanların Birçoğunun Görevini Üstlenmeye Başlayan Şeytanın Kaçışı" başlıklı 1.Bölümden)
...


Hazır mıyız?

Herkes yerini aldığına göre devam ediyorum. Yalnız bir kişi eksik mi, bana mı öyle geliyor?

-Dışarda, birazdan gelecek.

-Her neyse...Sizler dışarda sigaralarınızı içerken okuduğum son yazıların bir kısmında dikkatimi çeken husus, artık içinde bulunduğumuz şartların ne kadar kötü olduğunu sayıp dökmeyi bırakıp, "bağımsızlığımızı yeniden nasıl kazanabiliriz, bunun çözüm yolu nedir, onu konuşalım" denmeye başlanması. Gerçi bağımsızlığımızı kazanmak zorunda olduğumuzdan hep bahsedilir ama bunu söyleyen diller, kimisi öyle sanarak, kimisi bahane ederek, "iç savaşa yol açacağı" gerekçesiyle "istiklal savaşı verelim" demeye bir türlü dönmez; bağımsızlığımızı kazanmanın yolu olarak Türk Milletine, "mevcut şekli demokrasi sınırları içinde demokrasi için mücadele etmeyi" veya "demokrasi savaşımı" vermeyi önerirler.

Oysa, "iç savaşa yol açar" endişesiyle kaçınılmazlığını dile getiremedikleri bir istiklal/kurtuluş savaşı, mücadele edilen dış düşmanın yönlendirdiği bozguncularla, kukla idarecileri de kapsadığından, aynı zamanda kaçınılmaz olarak bir iç savaştır da.

Tam da bu noktada "İstiklal savaşı mı? Aman haa! Kötü de olsa bir demokrasimiz var, sonra Yugoslavya'ya döneriz!" korkusuna yer yoktur. Yugoslavya'nın siyasi-idari bütünlüğü parçalandıysa, sebebi, Sırp milletinin, masa başında bölünmeyi talep eden ve de o sıralarda Irak nedeniyle düşmanlığını kazandığı müslümanları yumuşatmak için Bosnalı müslümanları hıristiyan Sırplara karşı savunmayı üstlenen vicdan sahibi ağabey rolündeki ABD'ye boyun eğmeyip, savaşması değil, tıpkı bizde olduğu gibi, iç cephe içindeki Atlantikçi yandaşların "bölünmeye masa başında demokratça razı olunmazsa, dünyanın dışına düşüleceği" propagandasıyla yürüttüğü, milletin savaşma azmini törpüleyici faaliyetlerdir.

Hiç bir "demokrasi savaşımcısı" 26 Ağustos sabahı 4.30 sularında tanzim ateşine başlayan Türk toplarının, İngiliz taşeronu Yunan güçleri üzerine mermi yerine demokrasi ilkeleri yağdırdığına beni inandıramaz.

Size bir sır vereyim, düşman, Büyük Taarruz muharebelerinde, İzmir istikametinde kaçıp kendini denize attıysa, işgalin demokrasi ilkeleriyle bağdaşmayacağına ikna olduğundan değil, "Ev"imizin içinde kaldığı taktirde son bozguncusuna kadar imha olacağını bildiğinden canını kurtarmak için yaptı.

Biliyorsunuz, o yıllarda yurdumuzu küçük parçalara bölerek "demokratikleştirmeye" gelmiş bulunan düşmanla, bu düşmanın elinde esir durumundaki kukla Istanbul hükümetinin kışkırttığı, çoğu Hürriyet İtilaf adlı "örgüt"e mensup işbirlikçiler, "anti-demokratik usullerle" milli kurtuluş savaşı veren vatanseverlere karşı yurdun dört bir yanında bozgunculuk yaparak, onları işgal kuvvetlerine yakalatarak "demokrasi savaşımı" veriyorlardı.

Demokrasiyi basitçe, "Ev"in yönetim biçimi, istiklal savaşını "Ev"in işgalciden kurtarılması olarak düşünürsek, "Ev"deki yönetimin "biçimi"yle, içindeki işgalciden "Ev"i "kurtarma fiili" arasında, birinin işlevini diğerinin yüklenebileceği cinsten ikame ilişkisi kurmak akla da aykırıdır, mümkün de değildir.

19 Mayıs 1919- 30 Ağustos 1922 tarihleri arasında "biçim" bir şey yapmadı arkadaşlar. Düşman, Türk toplarının 26 Ağustos sabahı anti-demokratça biçimine getirip başlattığı "tanzim" ateşiyle son perdesi açılan dört savaş yılı boyunca "kurtarma fiili" tarafından "Ev"in dışına doğru adım adım biçimlendirildi. Sizi temin ederim ki bu böyle.

1- İçinde, işbirlikçilerini de kullanarak, yönetim biçiminin işleyişini kendi menfaatlerine göre yönlendiren başka güçlerin işgalci olarak bulunduğu bir "Ev"de esas sorun, o şartlarda sadece "Ev halkı"nın menfatlerini gözeten bir yönetme faaliyeti söz konusu olamayacağından, "Ev"i işgalcilerden kurtarmak sorunudur.

2- Irz düşmanını dışarıya biçimlendirmek için, "Ev"in esas sahiplerinin " Bu imkanı kullanırsam, yönetim biçimi içinde mi kalırım, yoksa dışına mı taşarım" diye düşünmeden, bütün imkanlarını seferber ederek döğüşmeleri gerekir,

3- Bu, sadece "Ev halkı"nın menfaatlerini gözetecek bir yönetim faaliyetinin var olabileceği şartların sağlanması için girişilmiş bir kurtuluş savaşıdır ve bölücü bozgunculuğu da kapsadığından aynı zamanda bir iç savaştır.

Bir kurtuluş savaşı arkadaşlar, hem "Ev halkının" kendi içinde birleşip bütünleşmesini, hem de benzeri durumda bulunan başka "Evlerle", özellikle aynı düşman tarafından sızılan veya sızılmaya çalışılan bitişikteki "Evler"le ittifak kurulmasını gerekli kılar.

-İran gibi mi?

-Irak gibi... İran'ın işgalci güç olarak bulunduğu bugünkü Irak'taki kukla idareyi değil, 91 İstila Teşebbüsüyle, 2003 İstilasına savaşarak karşılık veren meşru Irak yönetimini kastediyorum. Eğer İran bugün, danışıklı değil, gerçek bir saldırıya uğrarsa, "Canavar Ahmedinejat" edebiyatı yapmak yerine, İran'ın yanında yer alırız.

Evet, bir kurtuluş savaşı, hem "Ev halkının" kendi içinde birleşip bütünleşmesini, hem de benzeri durumda bulunan başka "Evlerle", özellikle aynı düşman tarafından sızılan veya sızılmaya çalışılan bitişikteki "Evler"le ittifak kurulmasını gerekli kılar. Fakat son yirmi-otuz yılda edinilen "eski dil" alışkanlığı zihinlere o kadar yapışmış ki, "milli kurtuluş savaşı" yanlısı yazarlar, bir paragrafta önemine işaret ettikleri birlik ve bütünleşme fikrini, daha sonraki paragrafta farkına dahi varmadan geri almakta veya söylendiği haliyle bırakmakta.

Türk Milletinin her kesimden samimi vatanseverleriyle birleşip bütünleşerek bağımsızlık savaşı vermesi gerektiğine işaret eden bir yazıdan okuyorum;

"Bazı dostlarım bana şu eleştiriyi yöneltiyorlar:

'Sen, Türkiye’nin kötü koşullarını, içinde bulunduğu ortamı sergiliyorsun, bu iyi, ama yeterli değil biraz da çözüm ve kurtuluş yollarından söz eder misin?'

Hemen hemen benim tüm yazılarımda sorunlar çözümleri birlikte ortaya konmuştur. Dikkatlice inceleyenler bunu görülebilirler. Ama ben yine de bu özelliği gözden kaçıran değerli arkadaşlarımın isteğini ön plana alarak, bu makalemin tamamını 'kurtuluş için ne yapılabilir' sorusunun yanıtına ayıracağım. Bu görevi yerine getirirken, elbette daha önceki çözüm önerilerimden de yararlanacağım"

Ali Eralp imzalı, "Türkiye AKP İktidarından Nasıl Kurtulur?" başlıklı yazı böyle başlıyor ve "Makale, biraz uzun olacak ama sabrınıza sığınarak diyorum ki, lütfen yazıyı sonuna dek okuyun. Çünkü önümüzde duran en yakıcı sorun budur şu aşamada. Yani çözüm üretmek. Bu konu öyle bir iki sözcükle geçiştirilemez ve herkesin de bu alandaki görüşlerini, düşüncelerini ortaya koyması gerekir. Dilerim bu yazı bir başlangıç olur ve yeni tartışma alanları açar" dedikten sonra aktaracağım şu alıntılarla devam ediyor;

"Gündemde devrim vardır şimdi. Bundan böyle Türkiye’nin önündeki yol devrim yoludur. Tek yol devrimdir. Ulusal kurtuluş yoludur. Mücadele daha yeni başlamıştır. Herkes bu gerçeği özümsemelidir. Tıpkı Mustafa Kemal’ler gibi, Chavez’ler gibi Türkiye başarmak zorundadır"

"Vatan elden gidiyor, parçalanıyor, ihanet çeteleri ülkeyi teslim alıyor, biz kırk bir buçuk parçaya bölünmüşüz. Kimsenin aklına bir araya gelmek, bütünleşmek gelmiyor"

"Atatürk bugünkü ortamda yaşasaydı, böyle mi davranırdı? Zamanı gereksiz tartışmalarla boşa mı harcardı? Yoksa en geniş cephede birleşip, bütünleşerek, eyleme mi geçerdi?"

"Bu konuda Attila İlhan’ın her yerde yinelediğim şu sözlerini buraya yeniden alacağım:

“En büyük kötülük şu; Batı son 50 sene içinde Türkiye’de küçük küçük siyasi guruplar yaratarak bizi birbirimize düşürdü. Hâlbuki her şeyden önce bunların birleşmesi lazım ki vatan dokusu oluşsun. Gazi’nin Ankara’da oluşunu bir düşünün. Gazi’nin bir tarafında Ziya GÖKALP vardı. Bir tarafında Yusuf AKÇORA, arkasında Mehmet Akif vardı ve Mustafa Suphi’yi de çağırmıştı. İslamcı, Türkçü, Kemalist ve Komünist hepsi beraber olmasaydı bu savaşı kazanamazdı. Şimdi de aynı espri içine girmemiz lazım"

Ve son paragraf;

"Bizler Atatürk’ün antiemperyalist, tam bağımsızlıkçı politikasını temel alarak, onun yolundan gitmek zorundayız Emperyalizm ve şeriatçı ortakları yobazlar yurdumuzdan kovuluncaya dek, karanlıklar aydınlığa dönüşünceye dek tam bağımsızlık mücadelesini kararlılıkla sürdürmeliyiz"

Bütün kesimleriyle Türk Miletine musallat "yobaz"ı sadece belli bir kesime mal eden "şeriatçı yobaz" tabirini kullanırsanız, "birleşme bütünleşme" fikri adına söyleyeceğiniz bütün güzel sözler, bu yazı boyunca sıralanan olumlu cümlelerin son paragrafta başına geldiği üzere solar. Eski dil alışkanlığından kurtulmadıkça, niyetinizin samimi olduğunuzu da sansanız, Attila İlhan'dan "... Gazi’nin bir tarafında Ziya GÖKALP vardı. Bir tarafında Yusuf AKÇORA, arkasında Mehmet Akif vardı ve Mustafa Suphi’yi de çağırmıştı. İslamcı, Türkçü, Kemalist ve Komünist hepsi beraber olmasaydı bu savaşı kazanamazdı" sözlerine gönderme yapmak, sadece "dilinize kolay"dır.

"Mustafa Kemal Atatürk, 30’larda Emperyalizmin örgütlediği NAZİ saldırısına karşı Balkan ülkeleriyle ittifak yapmış, arkasını Saadabat Paktıyla sağlama almış, Sovyetlerle, İran’la, Afganistan’la elele vermiştir..Maddi ve manevi bir destek hattı oluşturmuştur"

Bu cümlelerse, Banu Avar'ın "Mehmet Ali Güller'n son kitabı için" kaleme aldığı, "Büyük Kürdistan: Projenin Adı!" başlıklı yazısından.

Sözü Mustafa Kemal Atatürk'ün dış saldırı tehlikesine karşı hemen bitişiğimizdeki "Evlerle" nasıl ittfak kurduğuna getirmişken; vatansever yazarların, aydınların, sadece Irak'ı değil, Türkiye dahil, bölgedeki bütün "evleri" hedef aldığını kendi kalemleriyle tespit ettikleri 2003 yılı saldırısında, bu saldırıya direnen vaktin meşru Irak yönetimiyle ittifaka gidilmesini açıkça savunmaları gerekirken, tersine peşmerge bozgunculuğuyla ittifak kurmuşçasına "Canavar Saddam, köhne BAAS rejimi" edebiyatı yaptıklarını hatırlamak, bunun ne büyük hata olduğunu belirtmek, içinde bulunduğumuz şartlara hangi stratejik hata nedeniyle gelindiğini anlamak bakımından isabetli olurdu.

Liberal çapulculardan değil, vatansever yazarlardan bahsediyorum... Aktarmalar yaptığım bir önceki yazıda olduğu gibi, bağımsızlık savaşlarına, tam bağımsızlık yanlısı liderlere örnek verirken, Küba'yı, Bolivya'yı, Venezuela'yı, Vietnam'ı, Chavez'i, Castro'yu, Morales'i, Lula'yı zikredenler, ki zikretmesinler demiyorum, aradan 20 yıl geçmesine rağmen, "Sömürgeci düşmanın biri 1991'de, diğeri 2003 yılında gerçekleşirdiği her iki ilk saldırıya da savaşarak karşılık vermiş bir yönetime ve liderine sırtımızı dönmekle ve her iki saldırı sırasında peşmerge bozgunculuğunu kollayan, Irak yönetimini yerin dibine geçiren sözler söylemekle hata ettik; Türkiye ve Irak, 1990 Ağustosunda Irak'ın önerdiği güçbirliği teklifini kabul etseydi, bugün ne Irak istiklal savaşı vermek zorunda kalırdı, ne de biz 'parçalanmanın eşiğine gelmiş' olurduk" demekten hala çekiniyorlar.

-Niye acaba?

-Bir hata, yol açtığı sonuçları itibarıyla ne kadar vahimse, "yanlış yaptık" demekte hata sahibine o kadar zor gelir. Psikolojik bir şey...

Bir de bilerek, durumu farkında olarak, hala menfi propagandayı sürdürenler var. Yazı önümde değil, sanıyorum Ali Tartanoğlu, batılı liderleri tenkit ederken, Irak Devlet Başkanı Şehit Saddam Hüseyin'i adeta bir kötülük ölçüsü gibi kullanarak; Bush gibi liderleri "batının meşru Saddamları" olarak niteliyor. Aynı şahsın 91 İstila Teşebbüsünden bir ay önce yayınlanmış bir kitabı var. İçinde doğru bilgilerin yer aldığı o kitapta, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in "Başkan Baba" olarak karikatürize edildiğini hatırlıyorum.

"Başkan Baba" ama Burma Sarayının o çok karılı, çok çocuklu, görgüsüz fakat sevimli, zalimmiş gibi davranmaya çalışsa da zalim olamayan, üstelik aşırı kıskanç olup, bir kadına iltifat etmesini, oturup kalkmasını bilmeyen, ama sonunda düzinelerce çocuğuna öğretmenlik yapsın diye sarayına aldığı, öğretip belletme işini çok iyi bilen o inatçı İngiliz bayan öğretmen tarafından, oturup-kalkmak başta olmak üzere, çay bardağını hangi eliyle neresinden tutup "gümüş kaşıkla" karıştıracağından tutun, fındığı fazla çıtırdatmadan nasıl sessizce yemesi gerektiğine varıncaya kadar, bütün adabı muaşeret kuralları öğretilip adam edilerek, aynı öğretmenin kolunda ideal bir koca halinde uygar dünyaya kazandırılan "Kral"ı gibi, "Kral ve Ben" filminin eğitilebilir "kralı" gibi değil de, latin Amerikan yazarlarının hikayelerini anlattıkları türden kanlı bir "Başkan Baba"... "Deli diktatör" fıkralarında rastlanan, muhakeme kabiliyetinden yoksun, derinliği olmayan bir Mordillo karikatürü...

Devam ederdim fakat, lafın burasında, Allahın yardımıyla kısa süreceğini umduğum bir ara vermek zorundayım. Bir ameliye diyeyim... Yalnız gitmeden evvel, sizlere, bundan yaklaşık iki buçuk yıl önce, 2008 yılında yazılmış, 16 Temmuz, 23 Temmuz ve 30 Ağustos tarihli üç yazı okuyup, öyle gideceğim. Hayrola, siz nereden böyle?

-Dışarda sigara içiyordum!

-Ha, anladım, af buyurun.

-?

-Bir an hatırlayamadım, tek-tük içiyordunuz. Buyrun oturun, ayakta kalmayın... Başlıyorum;


16 Temmuz 2008

Bütün İstiklal Savaşları kardeştir.

Faili ve maksadı aynı olan bir saldırıya maruz kalan devletler ve milletler o saldırı karşısında doğal müttefiktirler. Hissen odun, aklen mazur insanlar hariç, mantıki ve ahlaki doğruluğu herkesçe çıplak gözle görülüp hissedilen bir hakikat olduğu için, bu cümleyi ayrıca ispat gayretine gerek yok.

Peki ama gerek Türk Devletini temsil makamında bulunanlar, gerekse okumuş-yazmış, çizmiş-çiziktirmiş koskoca insanlar, 17 Ocak 91 ve -Türkiye'yi de hedef aldığını dolaylı dolaysız itiraf ettikleri- 20 Mart 2003 Saldırılarına maruz kalan Iraklıların 17 yıldır İstiklal Savaşı verdikleri hakikatini, bindikleri dalı bacaklarıyla birlikte kesercesine acaba hangi akla hizmetle göremeyip, kavrayamıyorlar?

Yazılarında her kesimden samimi vatanseverlerin güç birliği yapmalarıyla ilgili zaman zaman müspet ifadeler kullanan Profesör Erol Manisalı, geçen gün;

“Sömürgeciliğe karşı çıkanlar, Atatürk devrimlerini savunanlar, Cumhuriyetçiler hedefte... Büyük Ortadoğu Projesine hayır diyenler, Irak'ta insanları, Müslümanları öldürmeyin diyenler hedefte”cümleleriyle başlayıp;

“Sömürgeci Batı ile içimizdeki maşaları el ele vermişler, 'gerici ve antidemokratik düzeni' dayatmak istiyorlar. Ama halkın yüzde 90'ı Amerikan faşizmine karşı...

Saldıranlar kim?

Saldıranlar sömürgeciler...

Saldıranlar sömürgecilerin taşeronları” diye sürdürdüğü yazısının sonunu şöyle bağlıyor;

“İnsanlık tarihi bu tür baskılar ve saldırılarla doludur. Yakın tarihte Amerika'da Mc. Carty ve Avrupa ile Güney Amerika'daki örnekler... Hitler, Franco, Pinoşe dönemlerinde insan avına çıkılmadı mı? Solcu, yurtsever, demokrat insanlar kovalanmadı mı? Ama sonunda bittiler. Yenileri doğar onlar da biter, kullanılırlar ve kaybolurlar... Amerika maşalarını sonra çöpe atar, 'ya da deliğe süpürür'... İran Şahı'nı, Saddam'ı işleri bittikten sonra bir kenara attılar, hatta kellelerini bile kestiler.

Sömürgecileri arkalarına alıp kendi halkını ezenler, en sonunda sömürenlerle yüz yüze gelirler”

Savaşarak şehit düşen Irak Devlet Başkanı vatan mücahidi Saddam Hüseyin'le ilgili bu menfi ifadeler, dünyada sömürgecilik diye bir olgu kalmadığını; batının merkezi güçlerinin Afganistan'dan Irak'a, Gürcistan'dan Zimbabwe'ye dünyanın hemen her köşesine “demokratik sömürgeleştirme” maksatlı müdahalelerinin, o ülkelere uygarlık ve demokrasi götüren birer Özgürlük Operasyonu olduğunu propaganda eden açıkça vatansevmez aşırı liberal yani liberal çapulcu dille kaleme alınmış yazılar içinde yer aldıkları zaman, propagandanın etkisi büyük ölçüde yine bu hurafelerle zehirlenmiş bilinçlerle sınırlı kalacağından önemli bir tehlike teşkil etmezler.

Fakat söz konusu menfi ifadeleri, batı uygarlığının sömürgecilik yoluyla dünyayı yağmalamaktan hala vazgeçmediğini, bölgemize batıdan yönelen müdahalenin “sömürgeci saldırı”, tezgahlayanların da “sömürgeciler” olduğunu vurgulayan bir yazının; yani başı ve ortası,“samimi vatansever insanların bilincine pek uygun, İstiklal Savaşı yanlısı bir dil”le yazılmış bir yazının sonuna yerleştirirseniz, işin rengi İstiklal kırmızısından, çapulcu turuncusuna doğru değişir.

Her an tetikte bulunan zihinler, vatan mücahidi Saddam Hüseyin'i, İran Şah'ıyla ve 2003 Mart Saldırısına destek olanlarla bir tuttuğunuz satırlarla karşılaştıkları zaman, ilk başlarda “Samimi vatansever insanların bilincine pek uygun, İstiklal Savaşı yanlısı bir dil” kanaati uyandıran dilinizin, belki liberal çapulcu değil, fakat, “Samimi vatansever insanların bilincine pek uygun, İstiklal Savaşı yanlısı bir dilmiş gibi görünmeye çalışan, ama göründüğü gibi olmayan bir dil” olduğunu görüp, kavrarlar.

Sizin lügatinizden bakınca “kellesini kestirtmek” olarak görülen fiile, vatanseverlerin kitabında “savaşarak şehit düşüp milletin kalbine gömülmek” deniyor.

O lisana göre kellesini kestirten, bu lisana göre sözünü tutup, savaşarak şehit düşen Saddam Hüseyin'le ilgili iddialar, Amerikan Propaganda Makinesi ve özellikle Pers propagandistlerin yaydıkları hurafelerden ibarettir. Başlıklar halinde vereyim, sizler sonra araştırıp, bilgilerinizi zenginleştirirsiniz.

İftira-hurafe 1 “BAAS Partisi, CİA'nın tezgahladığı bir darbeyle iş başına getirildi”

Tarihi hakikat: Saddam Hüseyin'in dahil olduğu anti-sömürgeci, millici Irak BAAS Partisinin idareyi ele almasını önlemeye çalışan CİA, tertipleri akim kalınca, güç mücadelelerinde kaybetmek üzere olan tarafı destekleyen her dış güç merkezinin baş vurduğu bir manevrayla, “tarafsız kaldığı”, hatta “yönetimi desteklediği” söylentilerini yaymaya başladı.

Bir iktidar mücadelesinde, kazanmak üzereyken üzerinize hesap yapanlar olması gayet tabiidir. Üzerinize oynanması ne sizi filanın maşası yapar, ne de o filan güç, üzerinize oynamakla ayıp etmiştir; güç mücadelesinin tabiatı icabı, böyle manevralar zaruridir. Güç mücadelesinde sınırsızca ulaşılacak hedef yoktur; sizi siz yapan esas prensiplerden taviz vermeden ulaşılabilecek hedefler vardır.

İftira-hurafe 2 “Saddam Hüseyin, ABD'nin maşasıydı, ABD'ye hizmet etti, sömürgecilere dayanarak kendi halkını ezdi”

Tarihi hakikat: Saddam Hüseyin, bugünün Ankarasında özelleştirmeciliği yağmacılık olarak anlayan, yer altı, yer üstü zenginliklerimizi yabancılara altın tepsi içinde ikram eden liberal çapulcu vatansevmezlerin aksine; 70'lerin başında, Irak petrollerini yok pahasına emen yabancı şirketleri Irak'tan çıkardı; Önce Allahın sonra milletin olan Irak petrollerini bir darbede millileştirip yeniden milletin malı yaptı.

Waşington'da iktidarı elinde bulunduran gücün gözünde, onu ve Irak Cumhuriyetini, “Amerikan menfaatleri bakımından ölümcül tehlike arz ettiği için bir an evvel yıkılıp, parçalanması gereken hedef" haline getiren sebebin işte bu Millileştirme Hamlesi olduğunu bizzat Amerikan kaynakları itiraf eder.

Millileştirme Hamlesiyle elde edilen gelir, halkın hayat kalitesini yükseltmek için akıllıca kullanıldı. Sağlığa, eğitime, tarıma ve sanayi sahalarına önemli yatırımlar yapıldı. Bilimsel araştırmalara, sanata büyük önem verildi. Pırıl pırıl hastaneler, üniversiteler, okullar açıldı. İslamın kutsal mekanları onarıldı. Bilgi birikimi yüksek, vatan hissi sağlam bilim adamları, din alimleri, aydınlar ve sanatçılar yetişti. Irak, yer altı ve yer üstü zenginliklerini Millileştirme Hamlesiyle sömürgecilerden kurtaran bir ülkenin kısa sürede neleri başarabileceğinin canlı bir misali olarak görülmeye başlandı.

Sömürgeciliğin 70'lerin sonlarında tam da bütün dünyada “özelleştirme” kod adlı saldırıyı başlatmaya; 38'den itiberen milliciliği adım adım unutturup, zaten zihnen sömürgeleştirdiği Türkiye ve benzeri ülkeleri tamamen teslim alarak, bir nevi “uluslar arası örnek sömürge parkı”na dönüştürmeye hazırlandığı bir sırada, üstelik Türkiye'nin hemen yanı başında, ona tam istiklalci geçmişini hatırlatacak bir “Irak mucizesi”nin şekillenmeye başlamasında büyük hizmetleri geçmiş bir liderin, “sömürgecileri arkasına alıp kendi halkını ezdiğini” iddia etmek, tarihi hakikate pek uygun olmasa gerek.

İftira-hurafe 3 “Sömürgeci batı, Irak'ı İran'a saldırttı”

Tarihi hakikat: İlk saldıran taraf Irak değil, aksine tam da Reagan-Thatcher elebaşılığında, özelleştirme kod adlı yağmacılığı ateşlemeye hazırlandığı sırada, Türkiye'nin hemen yanı başında, ona istiklalci geçmişini hatırlatacak bir “Irak mucizesi”nin şekillenmeye başlamasıyla dehşete kapılan batıyla anlaşmalı bir gerilim oyununa tutuşan İran oldu.

Şöyleki;

a) Mevcut İran rejimi, 79 kışında iktidarı aldıktan sonra, Şahlık rejiminin uymakla yükümlü olduğu 1975 Cezayir Anlaşmasına göre geri vermesi gereken Irak'a ait Musian yakınlardaki 120 kilometre karelik bölgeyi iade etmedi. Etmediği gibi, Irak'ta yaşayan Arap Şiilere, kendi devletlerini yıkıp, “Irak İslam Cumhuriyeti” adı altında, aslında İran kuklası bir “Şii devletçiği” kurmaları için açıkça bozgunculuk çağrıları yapmaya, beyinlerini yıkamaya başladı.

b) İran destekli Dawa Terör Örgütü'ne mensup teröristler, o tarihlerde Irak devlet adamlarını hedef alan saldırılar düzenlemeye başladılar.

c) Irak Devletini bölüp parçalama faaliyetlerini giderek hızlandıran İran, 1980 yılı 4 Eylül günü, Irak topraklarına saldırıp, Mandali ve Hanaqin adlı yerleşim birimlerini işgal ederek iki ülke arasında 8 yıl sürecek savaşı başlatmış oldu.

d) Saldırıya uğrayan Irak Cumhuriyeti Devleti, Musian bölgesini geri alarak savaşa dahil oldu. İran'ın uymadığı Cezayir Anlaşmasını Eylül Ayının 17'sinde feshetti, ayın 22'sinde İran'a hava akınları düzenledi.

Amerikan-Pers Propaganda Makinesi insanların zihinlerine, Irak-İran savaşının başladığı tarih olarak, “Batıcı Irak, anti-sömürgeci İslamın lider ülkesi İran'a saldırdı” yanlış bilgisiyle birlikte işte 22 Eylüldeki bu hava saldırısını kazıdı.

Bu hava akınları İran'ın üç hafta önce başlattığı savaşta Irak'ın düzenlediği ilk hava saldırısıdır ama savaşı başlatan ilk saldırı değildir.

İftira-hurafe 4 “Amerika Saddam'ı çöpe attı”

Tarihi hakikat: Aksine, çöpe atılan Waşington rejimidir. Saddam, uzun yıllar bilfiil başkomutanlığın ardından, Irak Devlet Başkanı sıfatıyla hayatını şehadetle taçlandırmak suretiyle, her samimi vatanseverin bildiği gibi, “Sömürgeci Terörist Rejimler Listesi”nin ilk sırasında bulunan ölüm döşeğindeki hasta adam Amerikan İmparatorluğunu kubur deliğine süpürdü.

Yeri gelmişken, bugün Irak'ta ABD gibi işgalci bir güç olarak bulunan İran, Amerikayla oynadığı gerilim tiyatosu şakadan kakaya dönüşecek olur, göstermelik değil, ciddi bir saldırıya uğrarsa, her samimi vatansever gibi ilkesiz fırsatçılığa yüz vermeyip, İran'ın yanında tavır alacağımız şüphesizdir.

İnsan ömrü, bir ölüm-kalım mücadesinin bazan yüz yıllara yayılan süresiyle kıyaslanmayacak kadar kısa. Mücadele süresini kendi ömür sürenizden ibaret saymak gibi bir yanılgıya sürüklenirseniz, o süre içinde kaybedilmiş bir muhabereye bakıp, savaşın nihai olarak kaybedildiğini zannedebilirsiniz. Böyle zannetmek, “Ben göremeyeceksem, demekki zaferi kazanamayacağız” egoistliğidir...

Unutmayın, bir savaşı, o savaş boyunca yapılan muharebelerden birini kazanan değil; gerektiği taktirde, hangi muharebeyi, hangi şartlarda kaybetmesi lazım geldiğini hesaplayıp, hesabını düşmana kabul ettirerek “yenilmeyi bilen” uzun soluklu iradeler kazanır.

Meşru Irak yönetiminin ebediyete kadar Devlet Başkanı vatan mücahidi şehit Saddam Hüseyin, böyle bir iradenin sahibi.

Bahis konusu ettiğimiz yazısının açılışı itibariyle vatansever saflarda düşünmek istediğimiz Erol Manisalı'da gördüğümüz hastalık, Mahir Kaynak'ta çok ağır bir tabloyla seyreden, düşmanı “yenilmez tanrılaştırma” hastalığıdir arkadaşlar. Öyle ki, ne yaparsanız yapın, mutlaka yenilmezlik vehmettikleri “Amerikan tanrısı” dedikleri şey istediği için öyle olmuştur.

Mesela, İstiklal Savaşı kazanılmadan evvel, Mustafa Kemal'i “dünyanın dışına düşmüş macereperest kara cahil işsiz kalmış bir general eskisi”olarak gören bir zihniyetle zamanın ABD Devlet Başkanı Wilson'a adeta Türkiye'yi “Özgürlük Operasyonu”yla kanatları altına almasını rica eden mektuplar döşenen; fakat Büyük Zafer kazanıldıktan sonra Mustafa Kemal'in “ne kadar ileri görüşlü tam bağımsızlıkçı bir lider olduğunu”, ona yağ çekerek söyleyenler; eğer Büyük Taarruz mağlubiyetle sonuçlanıp, Mustafa Kemal hakkındaki idam kararı infaz edilerek katledilmiş olsaydı, ardından muhtemelen şöyle diyeceklerdi;

“Sen kiiim, üzerinden güneş batmayan İngiliz İmparatorluğuna kafa tutmak kim. Eee, söyledik ama dinletemedik. Teröristlik yaparsan, işte böyle olur!”...

Gerek Türk Devletini temsil makamında bulunanlar, gerekse okumuş-yazmış koskoca insanlar, ABD-İngiliz-Anzak sürülerinin, sadece Irak'ı değil, diğer bölge ülkeleri gibi Türkiye'yi de minik sömürgeciklere bölme maksatlı 20 Mart 2003 istilasına ve Bağdat'ta tezgahladıkları Amerikan askeri darbesi ürünü kukla rejime karşı, Iraklıların 17 yıldır İstiklal Savaşı verdikleri hakikatini, bindikleri dalı bacaklarıyla birlikte kesercesine hangi akla hizmetle görmezden geliyorlar, sanırım anlaşılmıştır.

Görmezden gelecekler tabii; görseler, 1920'lerin İngilizlerce işgal edilmiş Türkiyesinin Milli Güçlerinin 2000'lerdeki kardeşi Irak Milli Güçleriyle ittifak yaparak İstiklal Savaşı başlatmak yerine, yine 1920'lerin Damat Ferit haininin 2000'lerde Bağdat'ta hortlayan benzerleriyle iş birliği yapmalarını Türk Milletine nasıl izah edecekler?

Halk onlara, “Hadi, başarısızlıkla sonuçlanan 17 Ocak 1991 İşgal Teşebbüsünde, ABD'nin işine gelince takmadığı uluslar arası hukuku, saldırıya cevaz veren BM kararını bahane edip, Irak'la müttefik olmadınız. Peki 20 Mart 2003 tarihine kadar geçen 12 yıl içinde niçin meşru Irak devletiyle müttefik olmak yerine, 'uçuşa yasak bölge' gibi hukuk dışı uygulamalarla Irak Cumhuriyeti Devletini yavaş yavaş parçalayıp, Türkiye Cumhuriyetini adeta Talabani Cumhuriyetine dönüştürme suçunu işlediniz? 91'deki gibi bahane edip, ardına saklanacağınız bir BM kararına dayanmadığı halde, niçin 20 Mart 2003 Saldırısına destek oldunuz ve aradan 5 yıl geçtiği halde, üstelik ABD'nin yenildiği apaçık ortadayken bu desteği sürdürüyorsunuz?” diye sorduğu zaman ne cevap verecekler?

“Hainlik ettik” demekten başka verecekleri hiçbir cevap yok. Bu yüzden medya organlarında Irak İstiklal Savaşıyla ilgili koyu bir karartma, Amerikan usulü türbanlama faaliyeti yürütülüyor. Ergenekon bahanesiyle saldırılar filan hep bu sebebten.

Bindiğiniz dalı kendi bacaklarınızla birlikte kesmeye merak saldıysanız, bunun pek akıllıca bir iş olmadığını hatırlatmak vatandaşlık görevimiz. Bacaklar sizin olabilir, fakat bindiğiniz dal da bizim! Dalın üzerinde başkaları da var; o dal herkesin.

Biliyorum, başınıza vurdu, çay arası için sabırsızlanıyorsunuz. Müsaade buyurursanız, henüz haberdar olduğumuz son gelişmelerle ilgili bir-iki cümle söyleyeyim; söylemezsem “o taraf”a ayıp olur.

Şimdi arkadaşlar, henüz samimi vatansever gazeteciler, sorumlu kişiler, savcılar, AB-D desteğiyle Türk Devleti içine çöreklenen liberal çapulcu şebekenin soyağacını çıkarıp, henüz yayınlamadıkları için, hangisi esas örgüttür, hangisi yan örgüttür, hangisi paravan örgüttür, hangisi hücredir, aralarındaki bağlantıları nedir, kimin eli kimin neresindedir kesin olarak bilemiyoruz tabii. Çuval eylemlerini gerçekleştiren “aşırı liberal” 4 Temmuz Terör Hücresi hangi barınaklarda saklanıyor, hangi “ikili anlaşmalar” alet ediliyor, zamanla ortaya çıkarılacaktır.

Emin olduğumuz husus, ısrarla çay içmeye davet ediliyoruz. Çaya dayanamayız!

Çayı, Amerikalıların da sevdiği fakat pek hatırlamak istemediği geleneksel tarz olarak “çay partisi”nde içmeye, şöyle böyle 85 yıldır hasret bir milletin evladıyız.

“Çay partisi”ne varız...
...

23 Temmuz 2008

Şimdi sizlere...

-Sigara içebilir miyim?

-İçemezsiniz! Yasaklarken sizi muaf tutmadım, herkese yasakladım!

Şimdi sizlere “düşmanınızın düşmanı” dostunuz mu olur, düşmanınız mı? diye sorsam, “Böyle de soru mu olur? 'Düşmanımızın düşmanı' tabiiki dostumuzdur, bunu bacak kadar çocuk bile bilir” karşılığını vereceğinize şüphe yok.

Bilsin, zararı yok; biz yine de bilgilerimizi şöyle bir tazeleyelim: İster şahıslar, ister devletler arasında bir güç mücadelesinden bahsediyor olalım, kural aynı: Düşmanımın düşmanı dostumdur. Üçüncü güç veya güçlerin ayrıca düşmanınız olup olmamasıyla değişmeyen bu kurala göre, bir güç mihrakını baş düşman olarak tespit ettiğiniz zaman, o baş düşmanın düşmanı konumundaki üçüncü güç veya güçler dostunuz oluyor.

Baş düşmanın saldırısına maruz kaldığınız şartlarda, üçüncü güç veya güçlerin ayrıca düşman olup olmaması, hayati bir mesele değil.

“Hayati bir mesele olmasa da, dilimiz alışmış, asla güç birliği yapmayız!” diye tutturup, çocuklar gibi ayak direrseniz, hakkınızda “Bunun maksadı üzüm yemek değil, bekçi dövmek” diye hüküm kesebilirler. Yalnız dikkat edin; ilkesiz fırsatçılar, liberal çapulcular yüzünden, günlük dilde “gemisini yürüten kaptandır” sözü, nasıl ki “dümenini yürütemeyen aptaldır” anlamında kullanılan menfi bir deyim haline gelmişse; “düşmanımın düşmanı dostumdur” sözünü de “Herkesi salak yerine koy, kullan! Ahlaki, hukuki, siyasi, hiçbir değeri takma. Dümenini yürütmek uğruna yemediğin tek bir halt kalmasın” şeklinde anlama eğilimi yaygındır.

“Üzümünü yağmalayabildiğine göre, bağın sahibini ne sen sor, ne de sordur” sözü bunlardan çıkma.

Güç mücadelesinin belli bir anında durumunuzu “Düşmanımın düşmanı dostumdur” sözüyle ifade etmişseniz; bu sizin varlığınıza yönelik tehdit kaynaklarını bertaraf edilme aciliyeti bakımından kendi ölçülerinizle değerlendirmeden geçirip bir “hayati tehdit” tespiti yaptığınızı gösterir. Hayati tehditin kaynağı olan gücün adı, baş düşmandır.

Baş/esas/stratejik düşman, onun diğer düşmanlarını şu veya bu derecede dost kabul etme zarureti bulunan düşmandır.

Baş/esas/stratejik düşmanın diğer güçlere yönelttiği tehdit o kadar hayatidir ki, kendi aralarında ayrıca dost ya da düşman olsunlar olmasınlar, varlıklarına kastettiği o güçleri kendisine karşı adeta birleştirir, güç birliği yapmaya sevk eder.

Baş düşman konumundaki “düşman”ın “düşmanları”, genel bir kural olarak en azından söz konusu baş düşmanın yönelttiği hayati tehlike tamamen bertaraf edilinceye kadar dost güçlerdir.

Gerek sizin, gerekse dost güçlerin varlık ve bütünlüğüne yönelen tehditin biçimleniş şartları, zaman ve mekan olarak ne kadar yakınlaşıp aynılaşırsa; siz ve dostlarınız aynı baş düşman tespitinde o kadar görüş birliğine varırsınız. Baş düşman tespitinde ne kadar görüş birliğine varırsanız, aranızdaki dostluk ilişkisi de buna bağlı olarak, tarafsız kalmaktan, pasif dayanışmadan, bir istiklal savaşında omuz omuza hareketli bir müttefiklik ilişkisine doğru kuvvetlenir.

Buraya kadar söylediklerimizi üç cümlede toparlayalım:

1- Bir güç, halde ve gelecekte kendi bütünlüklerine “hayati tehdit” oluşturduğunu isabetle teşhis eden diğer güçler tarafından tehdit tespitine uygun bir algılamayla, “ortak stratejik düşman” sıfatıyla anılır.

2- “Ortak düşman” sıfatıyla tanımlanan aynı düşman gücün hedefi olmak, söz konusu gücün hamlelerini bertaraf edebilmek için askeri-siyasi-iktisadi “güç birliğini” haklı ve zorunlu kılar.

3- Dolayısıyla faili ve maksadı "aynı güç" olan bir saldırıya maruz kalan devletler ve milletler o saldırı karşısında doğal müttefiktirler.

Bu taraf olarak üç cümlenin hakkını verirsek; Bölgemizi “daha da parçalanmış ortadoğu projesi”yle küçük sömürgeciklere bölemediği taktirde, yakın gelecekte bu topraklardan silip süpürüleceğini farkında olan batı sömürgeciliği ve onun liberal çapulcu ideolojisi baş düşmanımız; bu sömürgeciliğe ve ideolojisine karşı olan bütün samimi vatansever güçler dostumuz, müttefikimizdir.

Bir güç mücadelesinde baş düşmanınızın saldırısına uğradığınızda, aynı saldırıya maruz kalan başka güçler varsa, düşmanınızın düşmanları olarak o güçlerle birlikte “ortak düşmana” karşı ittifak kurmak yerine, o güçlere karşı baş düşmanınıza yardım edecek olursanız; izlediğiniz dış politikayı “baş düşmanımın düşmanı benim de düşmanımdır” mantığıyla düzenlediğiniz ortaya çıkar ki, bu durumda yalnız bacaklarınızı kesmiş olmakla kalmaz, ilerde bindiğiniz dalı kesmekten hesap vermek üzere sorumlu tutulacağınız çok ağır bir suç işlemiş olursunuz...

Irak'a yönelik gerek 17 Ocak 91 başarısız İstila Teşebbüsü, gerekse 20 Mart 2003 İstilası sırasında Türkiye'de karar alma makamında bulunan sorumlu siyasi heyetlerle, karar alma sürecini etkileyip yönlendirenlerin; yani Türk devleti, medyası ve siyasi kurumları içine, hakikatlere aykırı bir “canavar Saddam- canavar Kemal” edebiyatıyla sızıp çöreklenen Türk düşmanı Taşnakçı-peşmergeci-Sevrci vatansevmez şebekenin 17 yıl boyunca izlediği Irak politikasının dayandığı “Amerikan özgürlük tanrısının düşmanı, benim de düşmanımdır” anlayışının bizim dilimizle tercümesi tam da budur:

“Stratejik baş düşmanın düşmanı benimde düşmanımdır!”

Bizim “stratejik baş düşman” dediğimiz şeyin onların dilindeki adı, “Özgürlük Tanrısı Amerika” oluyor.

(Onların “özgürlük tanrısı” zannettikleri şeyin Liberal Çapulcu Mitolojideki aslının, bütün dünyada ve Türkiye'de olduğu gibi Kuzey Amerika'da da 20 Mart 2003 Martında tükenmiş bulunan neslini bugünlerde “siyah” olarak hortlatmaya çalışan “Demokrat Eşek”le, bütün Gaspların Ana Sorumlusu “İnanan Fil”in kurumuş dere yatağında birleşmesinden üreyen “Rant, Spekülasyon ve Özgür Çapul Tanrısı” olduğunu unutmadan not etmiş olalım)

Yani hem ABD'nin dolaylı saldırısına uğruyorsunuz, hem de cepheden maruz kaldığı aynı saldırıya direnip, istiklal savaşıyla karşılık veren Irak'ın meşru yönetimiyle müttefik olmaktan kaçıyorsunuz.

Nereye?...

“Irak'ın toprak bütünlüğüne saygılıyız, sevre karşıyız” mavalını okuya okuya, kendi varlık ve bütünlüğünüze saldırıp parçalayarak sevrleştirmek üzere, hakiki özgürlüğün stratejik baş düşmanı tanrı ABD'nin yanına.

Düşmanın düşmanının dost olduğunu bacak kadar çocuklar bile biliyor ama düşmanı dost kabul edilecek baş düşmanın hangi düşman olduğunu doğru tespit etmeye kazık kadar adam olmak yetmeyebiliyor.

Şu satırlar Mustafa Balbay'ın “Erdoğan'ın Irak Seferi” başlıklı yazısından;

“ABD, Bushlaşmış Milletler'den affedersiniz, Birleşmiş Milletler'den Irak'ı işgal izni alırken 5 yıllık bir planlama yapmıştı. 5 yılın sonunda nasıl olsa her şey tamamlanır, ABD Irak'ta varlığını yasal gösterecek adımları atmış olurdu”

“Birleşmiş Milletlerden işgal izni alırken” ifadesi korkunç sonuçlara yol açabilecek bir bilgilendirme yanlışıyla malul.

Apaçık tarihi bir hakikat; Waşington-Londra rejimleri Birleşmiş Milletlerden Irak'ı işgal izni almadı. Bu rejimlerin Irak'ı işgal etmek için gösterdiği gerekçelerin hakikate aykırılığı o kadar ortadaydı ki, kağıt üzerine yazılmamış asli görevi, liberal çapulcu terörist sömürgeciliğin, onlara vatan kapılarını açmamakta kararlı devletleri yıkmak, ülkelerini işgal etmek için gerçekleştirdiği saldırılara uluslararası yasallık kazandırmak olan paravan örgüt BM bile, Irak'ın işgaline onay veremedi. Gerek BM üyesi hükümran devlet Irak Cumhuriyetine 20 Mart 2003 tarihinde gerçekleştirilen saldırı, gerekse o saldırıyla birlikte ortaya çıkan ve 5 yıldır devam eden işgal hareketi -sorumlularının mutlaka yakalanıp yargılanmaları icap ettiği hususu uluslararası hukuk metinleriyle, imzalanmış anlaşmalarla sabit- kanun dışı fiillerdir.

Biliyorsunuz, Irak'a yönelik 91 Saldırısına kağıt üzerinde haklılık kazandıran gerekçe, bu ülkenin BM üyesi Kuveyt'te yasa dışı olarak bulunuyor olmasıydı. BM'den izin alınmamıştı. Ayrıca iki ülke arasında önceden imzalanmış bir anlaşma da yoktu. 91 Saldırısı, kağıt üzerinde Irak'ı Kuveyt'ten çıkarıp, statükoyu korumakla sınırlı, BM adına “yasal” bir saldırıydı.

Peki, 20 Mart 2003 İstilasında, 91 Saldırısına yasallık kazandıran gerekçelerin hepsi, bu defa Waşington-Londra rejimleri aleyhine, Irak yönetimi lehine mevcut bulunduğu halde, BM Güvenlik Konseyinin derhal toplanıp;

a- Saldırıyı “uluslararası terörizm olarak şiddetle protesto eden” bir karar aldığını;

b- Saldırgan rejimlere ambargo uygulaması başlattığını;

c- İstilacıları Iraktan çıkarıp, meşru yönetimin görevine dönmesini sağlayarak statükoyu tesis etmek üzere BM Bayrağı altında “özgürlük operasyonu” düzenleyecek bir uluslararası güç oluşturulması için üye ülkelere çağrıda bulunduğunu işiten var mı?

“Her çeşit darbeye ve terörist saldırıya karşı olan" AKP hükümetinin saldırıyı şiddetle kınayıp, “Derhal Irak'tan çekilin!” çağrısı yaptığını peki?

İşte size cevaplarını bacak kadar çocukların bile bildiği, fakat aklen sağır kazık kadar heriflerin bir türlü işitip kavrayamadığı hakiki sorular.

Ama ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, boş... Waşington-Londra-Tahran rejimlerinin sahnelediği, AKP hükümetlerinin ve liberal çapulcu medyanın da katıldığı, Irak Cumhuriyeti Devletini tasfiye etmek için gerçekleştirilen darbeyi meşrulaştırma tiyatrosu, Irak'taki kukla yapılanmanın işgal ve darbe mahsulü olduğu hakikatini değiştiremez, unutturamaz.

Balbay'ın hakikate zıt ifadesini sadece kendisi değil, herkes doğru kabul edecek olsa, tarihin seyri değişir, Irak'ı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin onay vermediği, veremediği, elebaşılığını Waşington-Londra rejimlerinin yaptığı bir saldırıyla işgal eden savaş suçlusu uluslararası teröristler adalete hesap vermekten kurtulurlardı.

İşledikleri belli başlı suçları şöyle bir hatırlayalım;

1- 20 Mart 2003 tarihinde BM üyesi hükümran devlet Irak Cumhuriyetine BM'nin onaylamadığı bir saldırı düzenlemek.

2- Nisan ayının ilk haftasında, Bağdat'da darbe yapıp, meşru Irak hükümetinin görev yapmasına engellemek ve bu durumu halen sürdürmek.

3- 1204 yılında Istanbul'a çekirgeler gibi üşüşüp, ellerine ne geçerse ülkelerine taşıyan haçlı sürüleri gibi Irak'ı yağmalamak, paha biçilemeyen tarihi eserlerini kendi ülkelerine kaçırmak.

4- Irak toprakları altında bulunan petrolü kitabına uydurarak çalmak.

5- Milyonlarca Iraklıyı yerinden yurdundan edip, yüz binlercesinin ölümüne yol açmak.

6- Irak'ın meşru Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'i katletmek.

Saldırıyı, izin alınmış yasal bir işgal sayarsanız, işlenen suçlar da, her yasal işgalde rastlanabilecek ufak tefek haksızlıklar olup çıkar.

Daha mühimi, eğer bir gün hiçbir devletin çiğneyemeyeceği, çiğnediği taktirde mutlaka cezalandırılacağı bir uluslararası hukuk düzeni yerleşecekse, buna esas teşkil edecek, insanlığı inandıracak, tarihi dönüm noktası niteliğinde bir adımın atılması icap eder. Bu adım, Waşington-Londra rejimlerinin uluslararası terörist saldırı düzenlemek, bu saldırıya dolaylı olarak katılan sömürgelerdeki sorumlu siyasilerin de saldırı ve işgale yardım ve yataklık etmek, darbe mahsulü kuklaları meşrulaştırma faaliyetlerine katılmak suçlarından yargılanıp mahkum edilmeleridir.

Yaptıkları yanlarına kar kalırsa, kimseyi inandıramazsınız.

Türkiye Cumhuriyeti anayasasında, bildiğimiz kadarıyla “Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde her çeşit darbeye karşı olmakla yükümlü siyasi iradelerin, başka ülkelerde gerçekleştirilen darbelere dolaylı olarak katılmasında, o darbelerin mahsullerini, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi kurumlarında, mesela 'Irak Devlet Başkanı', 'Başbakan', 'Bakan' gibi hiç bir yasal dayanağı olmayan uydurma payelerle ağırlayıp, Türk Milleti nazarında meşrulaştırma faaliyetleri yürütmesinde bir mahzur yoktur; aksine bu tür faaliyetler çağdaş demokrat olmanın icaplarındandır” şeklinde yorumlanabilecek bir madde bulunmuyor.

Darbecilik ve terörizm suçlarından asıl yargılanması gerekenler, Türklüğün ortak hafızasında bir büyük değer olarak yerini muhafaza eden Ergenekon Destanının adı verilmiş bir komployla hürriyetleri ellerinden alınan tam bağımsızlıkçı Milli/Ulusal Güçler değil; bu komplonun arkasında bulunan Waşington rejimi ve onun Türk Devleti, siyaseti, medyası içine çöreklendirdiği liberal çapulcu suç ortaklarıdır.

Milli güçlerin, mahkemeyi, “onları yargılamak adı altında projelerini yürütmeye çalışan Waşington rejimiyle suç ortaklarının Cumhuriyet tarihi boyunca yaptıklarının” Türk Milletinin gözleri önüne belgeleriyle, gizli anlaşmalarıyla serilerek, yargılanacakları bir tarihi mahkemeye çevirecekleri muhakkaktır.

Samimi vatansever saflarda düşünmek istediğimiz Balbay muhtemelen yanlış hatırlıyor. 20 Mart 2003 İstilasını BM'nin onaylamadığını, dolayısıyla faillerinin uluslararası terörizm kapsamında suç işledikleri hakikatini, eğer olayları yakından takip eden bir gazeteci olarak unutmuşsa; bu hakikati vurgulayan cümleleri, insanların bilgilenmek için baş vurduğu bilgi kaynaklarından birer birer temizleyen Waşington rejiminin zihinlere nasıl sızabildiğinin çarpıcı bir örneği olarak düşünmek lazım.

Şeytan unutkanlık üzere iş görür...

Irak'a yönelik iki saldırı, evrensel ve tek uygarlık olma iddası taşıyan bütün uygarlıkların, bütün uluslararası kurumların, kısaca bütün insanlığın geçirildiği tarihi bir imtihandır. Bu imtihanda hiç kimse asıl niyetini gizleyemez. Bir fikrin hakikatini, bir insanın fikren samimi olup olmadığını anlamak istiyorsanız, bu iki saldırı gerçekleşirken konuşup yazdıklarına -işaret edeceğim şu üç hususu göz önüne alarak- bakın

Hakikat karşısında üç tip insan mevcut.

1- Hakikati görüp bildikleri halde, sırf şahsi menfaatlerine aykırı olduğu için dile getirmeyip üzerini bilerek örtüp, saptıran kötüler.

Bunlar zannettirenlerdir.

2- Hakikati görüp bildikleri halde, birincilerin şerrine uğramaktan korktukları için dile getirmeyip, sessiz kalanlar.

Bunlar kötülüğe sessiz kalarak suç ortaklığı yapan “iyi” insanlardır.

3- Yanlış gören ama yanlış gördüğünü hakikat zannedenler.

Bunların bazıları masum, bazıları mazur görülebilecek zannettirilenlerdir.
...

Ve 30 Temmuz 2008 tarihli üçüncü yazı;

Hakikat karşısında benimsediğimiz tut...

-Dayanamıyorum!

-?

-Sigara içebilir miyim?

-Yasak dedim! Bir insan bir insana kaç türlü dikte edebilir ki? Hem siz şimdi dışardan gelmediniz mi? Nedir o elinizdeki şey?

-Çakmak!

-Çakarsanız, tayininiz bir anda salonun dışına çıkar, ona göre! Ne diyordum, evet...

Hakikat karşısında benimsediğimiz tutumlarla ilgili sınıflamayı “görüp bildikleri hakikati, mutlaka dile getirenler hariç” kaydıyla yaptığımı hatırlatıp, eksikliği gidermiş olayım.

Hakikate dilsiz kalmayanlar tabii var ve onlar olunması gereken şekilde “gerçek iyiler”

“Irak'a yönelik iki saldırı, insanlığın bütün kurumlarıyla geçirildiği tarihi bir imtihandır. Bir fikrin hakikatini, bir insanın fikrinde samimi olup olmadığını anlamak istiyorsanız, bu iki saldırı gerçekleşirken konuşup yazdıklarına bakın” dedik ama bu sözlerimizi; “imtihan iki saldırının hazırlık aşamalarında, tezgahlandıkları sırada ve hemen ardından geçen bir-iki aylık müddet zarfında konuşup, yazdıklarınızla sınırlıdır; maksadınızın ne olup olmadığı ve samimiyetinizin derecesi bu söylediklerinize bakılarak kesin olarak ortaya çıkmış, hükme bağlanmıştır” şeklinde anlamayın; zira Irak'ın Amerikan-İngiliz-Anzak terörist sürüleri tarafından istilasıyla esas dönüm noktasına erişen tarihi imtihan devam ediyor.

17 Ocak 91 ve 20 Mart 2003 Saldırılarının tezgahlandığı günlerde, görünüşte hakikate uygun sözler eden niceleri var ki, zamanla vatansevmez liberal çapulculuğun sihirine kapılıp, sapıttılar. Yine o günlerde hakikate aykırı tutumların yalanlarına aldanan nice vatansever var ki, yıllar geçtikçe, esas stratejik düşmanın sihrinden kurtulmayı başardılar; söz konusu saldırıların sadece Irak'ı değil, Türkiye'yi ve bütün bölgeyi sevrleştirmeye, insanlığın kurtuluşunu engellemeye yönelik bir düşman saldırısı olduğu hakikatini görüp dillendirmeye başladılar.

Bir arkadaşınız soruyor; “6 yıldır süren Ak parti döneminde öyle şeyler oldu ve olmaya devam ediyor ki. Türkiye Cumhuriyeti Devleti aslında çoktan tarihe karıştıda ben mi göremeyip, var zannediyorum? Yoksa ayrı ayrı iki tane Türkiye Cumhuriyeti mi var?”

Şimdi bir defa adı “ak” olan bir parti tanımıyorum; sohbete başlarken yoktu, konuşurken yeni mi kuruldu?

Belki de birinin adı “Ak”, diğerinin “Adalet ve Kalkınma” olan, birbiriyle ilgisiz iki ayrı parti vardır. Veya iki ayrı parti var ve bunlar sadece onlar için çıkarılmış, diğer partilere tanınmamış özel bir kanunla kendi aralarında “isim alış-verişinde” bulunarak, her biri vaziyete göre, “gündüz insan gece hırt” hesabı, kendisini bazan Ak Parti, bazan Adalet ve Kalkınma Partisi olarak tanıtma ayrıcalığına sahipler de, biz mi yanlış görüp, yok zannediyoruz?...

Söz konusu partinin tam adı Adalet ve Kalkınma Partisi ise adını çarpıtarak Ak Parti demek ona hakaret olur. Ak Parti ifadesi, Adalet ve Kalkınma Partisi isminin kısaltılmışı olamaz; partinin tam adı Adalet ve Kalkınma Partisi ise, adını oluşturan kelimelerin baş harfleri AKP şeklinde yanyana getirilip, Aa-Kee-Pee diye okunur. Partinin tam adı Ak Parti olmuş olsaydı, AP şeklinde kısaltılıp, Aa-Pe diye okunacaktı.

“Ak Parti”, tam adın kısaltılmışıysa, AKP neyin nesi, kısaltmanın “içe kapanıp” daha da kısalarak uzamışı mı?

AKP'nin kapatıldığını, yerine onun devamı olarak Adalet ve Tekamül Partisi, ya da Adalet ve Müsavat Partisi adında yeni bir parti kurulduğunu farz edelim; partinin tam adını “ak” mantığına göre kısaltıp okuyun bakalım, okuyabiliyor musunuz.

Partinin adı, Akıncı Keyfiyet Partisi olmuş olsaydı, tek bir çağrışım çakıntısıyla, hem “akıncı” sıfatını sahipleniyormuş hissi uyandıran, hem de “ak” kelimesinin müspet mecaz anlamını cebellezi eden bu kurnazlık hoş görülebilirdi. Fakat şimdiki durumda haddinden fazla kurnazlık oluyor. Haddinden fazla kurnazlık, insanları düpedüz salak yerine koymanın diğer adı. Böyle bir hisse kapıldığınız an, bilin ki birileri size haddinden fazla kurnaz.

Ak Parti kısaltmasını savunanların 1983 yılında kurulan Anavatan Partisine, AP yerine ANAP denmiş olmasını örnek göstermeleri doğru değil.

AP kısaltması, 60'ların başında kurulup, 12 Eylül yönetimi tarafından kapatılan "Adalet Partisi"nin kullandığı bir kısaltma olduğu için, Anavatan Partisi'nin AP kısaltmasını kullanması kanunen zaten mümkün değildi, ama adı "Adalet ve Kalkınma Partisi" olan siyasi teşekkül için böyle bir mani mevcut değil; bu bir.

Kanuni zorunluluktan ötürü AP kısaltması yerine tercih edilen ANAP kısaltması, partinin esas adı olan "Anavatan" birleşik kelimesine haddinden fazla kurnazlık hesabı, "fazladan" olumlu anlam yüklemesi yapacak başlı başına anlama sahip bir kelime değil; ama ortalama bir sözlüğü açıp bakarsanız, "Ak" maddesi karşılığında verilen hepsi de müspet "anlam" sayısı -deyimler ve atasözleri bir yana- beşten, altıdan aşağı düşmez; bu da iki.

Sonuç olarak Anavatan Partisi-ANAP; Adalet ve Kalınma Partisi-AK Parti, iki yüzü aynı bir eşitliği temsil etmezler. Mantık aletiyle sokak ortasında tecavüz de etseniz, Anavatan Partisi-ANAP örneğine bakarak "adalet"in ağzından Ak Parti kısaltmasını kullanmanın haklılığına dayanak olacak bir ictihad koparamazsınız.

Peki, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarihe mi karıştı; yoksa ayrı ayrı iki tane Türkiye Cumhuriyeti mi var?”...

Şimdi görünüşte tek bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kısa adıyla tek bir TC var olmasına var ama “Türkiye Cumhuriyeti” olduğunu zannettiğimiz açılımı, artık hemen hemen açıkça “Talabanici-Taşnakçı Cumhuriyet”e dönüşmüş bir “TC” bu.

Hakikat böyle olmasaydı;

Adı Türkiye Cumhuriyeti olan, dolayısıyla onu doğuran İstiklal Savaşı değerlerine sımsıkı bağlı olması lazım gelen bu devletin hükümran olduğu vatan topraklarını, Irak İstiklal Savaşında düşmanla iş birliği yapan Irak'taki hainleri masum, fakat vatanını savunan Irak ordusunu ise suçlu gösteren turuncukuaz propaganda filmleri için plato olarak kullanmaya cüret edebilirler miydi?

“Saddam'ın Askerleri” adıyla, “Kemal'in Askerleri”ne çağrışım yaptırarak, hem canavar Saddam, hem canavar Kemal edebiyatına bir katkı olmak üzere propaganda filmleri çekilirken; kimi yönetmenler, -kulağıma çalındığı kadarıyla söylüyorum- Türklükle ilgili propaganda filmleri çekecekleri suçlamasıyla aynı topraklar üzerinde “göz altına” alınabilirler miydi?

Irak'ta Arap milletine bugün hainlik edenler gibi, asrın başında Osmanlıyı sırtından vuran Ermeni bölücülüğünün iftiralarının yalan olduğunu söyleyen Türk Tarih Kurumu Başkanı Halaçoğlu görevinden alınabilir miydi?

Herkes anlamalı; Türkiye Cumhuriyeti bünyesi içinde, resmen ortaya çıkacağı ana kadar bürünmek zorunda olduğu derisi hariç, onun bütün hayati organlarını yavaş yavaş eriterek emen bir “parazit varlık” mevcut. Türk Milletinin kökünü, ajanlarını içine sızdırıp çöreklendirdiği Türk Devletinin imkanlarını kullanarak kazımaya hazırlanan bir “sömürgeci parazit”.

TC içinde “TC”...

Hakikat böyle olmasaydı;

Ermeni iftiralarının yalan olduğunu yüksek sesle söyleyen ve belgelerle ispatlayan;

“Demokratik sömürgeleştirme saldırısı”yla, Irak'ın ve Türkiye'nin iktidarsız idareciklere parçalanmalarına ve Irak'ın kuzeyinin bir Amerikan işgal-terör yuvasına dönüştürülmesine karşı çıkan;

Liberal çapulcu terörizmin “özelleştirme” kod adlı yağmasına istiklalci-millici tutumla mücadele eden insanların hürriyetleri, Ergenekon Destanının adının Türklüğü aşağılamak maksadıyla küfür niyetine kullanıldığı bir tezgahla ellerinden alınabilir miydi?

Her ideolojinin “aşırı ucu” bulunduğu hususu, üzerinde ittifak olunmuş bir vakıa olarak yazılıp çizildiğine ve hangi kutsal inanış olursa olsun, “liberalizm”in bu bakımdan bağışık olduğuna mesnet teşkil edecek en küçük bir “İlahi İma” ve “bilimsel bulgu” bulunmadığına göre; başka ideolojilerin aşırı ucunu teşkil ettikleri gerekçesiyle bazı insanlara ve kurumlara karşı yasalar harekete geçirilirken, “liberalist ideoloji”nin aşırı ucunda bulunan “aşırı liberalistler” ya da halk tarafından adlandırdıkları üzere “liberal çapulcular”, siyasette, medyada, devlet kademeleri icinde, Türk Milletini terörize etmeyi sürdürebilirler miydi?

Nerede yuvalanıyor bu “Liberal Çapulcu Terör Örgütü” ve onun “4 Temmuz Terör Hücresi” benzeri, eylem ve propaganda timleri?

Bir uzay gemisinde veya dünyanın ücra bir köşesine kurulmuş bir araştırma merkezinde geçen “asalak yaratık” filmlerini görmeyeniniz yoktur. Hani uzay gemisinde veya araştırma merkezinde her şey “göründüğü gibi” yolunda giderken, bir gün aniden bir “yaratık” peydahlanır ya, o filmler...

Varlığını, başka hayat bütünlüklerini sınırsızca kendine mal edip yok ederek sürdüren bu sömürücü habis yaratık, filmine göre bazan çok mantıklı olabilen çeşitli konaklama aşamalarından geçerek, mesela toz zerresinden farenin kılına, fareyi yiyen kedinin çişinden terliğin turuncu tokasına damlar, oradan kablonun sapına, bilgisayarın klavyesine, esas kızın turuncukuaz dantelinden sıyırıp, araştırmacıbaşı entelin eline... ne bileyim işte böyle oradan oraya atlayıp, sinsice yaklaşır ve sonunda “şaaap!” diye ekip üyelerinden birinin ağzından içeriye, gövdesine kapağı atar. “Sırnaşık yaratık” içine çöreklenip yerleştiği bünyenin hayatiyetini kendi varlığına sömürerek boşalttıktan sonra, aynı şekilde yağmalamak üzere bir başka gövdeye atlayıp, içine yapışır. Malum hikaye, üç aşağı beş yukarı böyle sürüp gider.

Şimdi hikayenin bizi alakadar eden yanı şurada: “Yaratık”, içini istila ettiği gövdeyi, o gövdenin sahibine hemen hemen hiç hissettirmeden talan eder. Varlığının bütün hayatiyeti “yaratık” tarafından son damlasına kadar emilen zavallı adam, ne olduğunu bir türlü görüp kavrayamaz. Bir tuhaflık hisseder, banyoya filan gidip aynada yüzünü uzun uzun inceler ama... göremez. Ekip arkadaşlarıda göremez. Özünde o artık aynı kişi değildir ama, “görünüşte aynı kişi”dir. Öyle zannedilir. Aynı kişi olmadığı, artık “kişi” bile olmadığı, içi boşaltılmış ölü bir kabuktan başka bir şey olmadığı anlaşıldığı an, tam da sömürücü yaratığın, bu durumu ilan edercesine, gövdeyi parçalayarak kendini açıkça gösterdiği son andır.

İşte 6 yıllık AKP dönemi, “yaratığın” içerden işgal ettiği gövdeyi parçalayarak dışarı çıkmaya başladığı; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, onu Türkiye Cumhuriyeti Devleti yapan tam bağımsızlık prensibinden giderek açıkça ve resmen koptuğu bir dönemdir.

Aslında yıllar önce, Mustafa Kemal Paşanın sağlığında onu kuşatarak işe koyulan bir “operasyon timi” tarafından zamana yayarak yavaş yavaş ve 50'lere doğru açıkça bir “Özgürlük Operasyonu” aldatmacasıyla bünyeye aşılanan liberal çapulcu yaratığın -ki “operasyon” bir Amerikan zırhlısının Türkiye'yi ziyaret edişi bahanesiyle törenlerle kutlanmıştır- 50 yıl boyunca içini kurutup kabuklaştırdığı gövdeyi parçalayarak, dışarı çıkmaya başladığı bir dönem bu.

Milletin mülkünü babalar gibi emici bu liberal çapulcu yaratık, yani TC içindaki “TC”, 60'ların başlarında biraz budanıyor ama kökünden sökülüp atılamıyor; hatta neşteri kullanan el, işin acemisi olduğundan, zaten eksik gördüğü hedefi tam tutturamıyor; “yaratığa” zarar vereyim derken, vücuda da zarar vermiyor değil.

“Yaratığın” Türkiye Cumhuriyeti Devletini içerden dışarıya doğru berhava ederek kendini açıkça kabul ettirme denemelerine, 12 Eylülle yolu açılan, darbe mahsulü “aşırı liberalist” T.Özal döneminde başladığını hatırlamakta yarar var. Taşnakçı-Peşmergeci-BOP'çu yüzünü sergilemeye başlaması da, darbe mahsulü olduğu yandaşları tarafından unutturulmaya çalışılan Özal'ın zamanına rastlar.

Misal verirken, arşiv olarak çoğu zaman hafızaya dayandığımız için, tam tarihini kesin olarak söyleyemeyiz ama 91 veya 92 yılının sonbaharı olmalı, Hürriyet Gazetesinde “Çıplak Ayaklı Lider” başlığı altında, sanırım Leyla Tavşanoğlu imzasıyla yayınlanan, Talabani kuklasıyla yapılmış söyleşiyi bulup okursanız, özellikle genç arkadaşlar, son 6 yılda ortaya çıktığını zannettikleri tezahürlerin ve taleplerin, aslında uzun yıllar önce Türk milletinin zihnine medya aracılığıyla nasıl aşılanmaya başlandığını göreceklerdir. ("Hayalim Istanbul'un Başkent Olduğu OBD-Ortadoğu Birleşik Devletleri" başlıklı söz konusu röportaj, Selin Çağlayan imzasıyla 28 Nisan 1996 tarihli Hürriyet Gazetesinde yer alıyor)

Evet, son 17 yılda giderek alenileşen, son 6 yılda tam pervasızlaşan, Ergenekon kelimesinin küfür niyetine kullanıldığı şu Amerikancı-Avrupacı darbe günlerindeyse, mesela Haçlı seferlerinin aslında “Özgürlük Operasyonu”, bu operasyonları Anadoluda gerilla savaşıyla karşılayan mücahit Kılıç Arslanların ise “Türk teröristleri”, Osmanlı Devleti'nin masonik tarikatlar tarafından kurulmuş bir “terör örgütü”, Şeyh Edebali'nin “terörizmin 1 numaralı ideoloğu” ve Osman Gaziye yaptığı nasihatlarinde “terörizmin el kitabı”olduğunu propagandaya hazırlanan “filim gibi tiyatro” devam ediyor etmesine ama Waşington rejimi senaristlerinin hesaplayıp, yazamadığı, beklenmedik “bir tuhaf hadise” de gerçekleşiyor:

Liberal çapulcu yaratık, içerden dışarıya doğru gövdeyi parçalayarak tam yırttığını zannettiği anda, bu defa onun gövdesi içerden dışarıya doğru “Kızıldeniz gibi” boylu boyunca yarılarak, safları Ergenekon azmiyle kenetli bir ordu peydah oluyor!

Çoktandır aklımda, ama unutup duruyorum; liberal çapulcu ideolojinin militan bir propagandisti olan M.Türköne adlı şahsın geçenlerde, Abant'ta yapılan bir nevi örgüt toplantısında, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuranların Türk olmadığı, Türkiye Cumhuriyeti Devletini Makedonların Çerkezlerin kurduğu şeklindeki iddialarını cevaplayalım;

1- “Türk” kimliği etnik üst kimliktir. Türkiye sınırları dahilinde yaşayan milyonlarca insan, ailesinde Çerkez, Arnavut bulunan “göçmen tipli”ler, “laz tipli”ler, “Kürt tipli”ler, “Abaza tipliler” kendilerini “Türk” olarak hissediyorlarsa, bunun anlamı şudur: Etnik üst kimlik olarak “Türk” kimliği tutmuştur. Ailede, Çerkez, Kürt bulunması inkar edilmez; fakat bunlar bir alt-renk olarak algılanır.

Bütün zorlamalara rağmen etnik anlamda üst-kimlik olarak tutmayan, “Türkiyeli” kimliğidir. Bir ABD veya Alman vatandaşına “nereli” olduğunu sorarsanız, Amerikalı, veya Almanyalı cevabını almanız tabiidir. Ama “Hangi millettensin?” sorusunu sorduğunuzda “Amerikalı milleti” değil, “Amerikan”; “Almanyalı milleti” değil, “Alman” cevabını alırsınız.

Demekki etnik-üst kimlik olarak “Türk” sıfatı, Amerikancı Avrupacı “Türkiyelilerin”de mantıken benimsemeleri gereken bir sıfattır. “Türkiyeli milleti” diye bir millet yok.

2- Alman, Amerikan, Fransız üst kimlikleri, beraber bulundukları Hıristiyan üst kimliğiyle nasıl çelişmiyorlarsa, etnik üst kimlik olarak Türklü
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: YÜCE SEL - KONUŞMALAR   Paz Ocak 30, 2011 9:15 pm

''KONUŞMA'' -5-

(DEVAM)

2- Alman, Amerikan, Fransız üst kimlikleri, beraber bulundukları Hıristiyan üst kimliğiyle nasıl çelişmiyorlarsa, etnik üst kimlik olarak Türklük de, beraber bulunduğu dini üst kimlik İslamlıkla öyle çelişmez.

Etnik anlamda Türk üst kimliğiyle, din planında İslam üst kimliği arasındaki ilişki, su ve onu tutan kap arasındaki ilişki gibidir. Birbirine karışarak sentez oluşturmazlar, ama beraberdirler. İslam üst kimliği, sadece din planında diğer üst kimliklerle mukayase edilir, etnik üst kimlikle değil.

3- Sır değil, Balkan Türkleri, zamanında Anadoludan Balkan yarımadasına göç etmiş Türklerin çocuklarıdır. Mustafa Kemal'de zamanında Anadoludan Balkanlara göç etmiş bir Türk ailesinin evladıdır. “Evladı Fatihan” tabiri bunlar için söylenmiştir. Kimileri Akıncı aileleridir.

Mustafa Kemal deyince, şurada bir arkadaşın getirdiği, Milliyet'in 30 Mayıs 1919tarihli nüshasını gösteren kupürü okumadan geçersem, olmaz. Başlık şu:

“Yunan Kuvvetleri Ayvalığı işgal etti”.

Sonra Mustafa Kemal'in vaktin hükümeti hakkında yaptığı açıklama:

“Hükümet yabancıların esiridir”.

Ve Türk Milletine bir de öneride bulnuyor.

Vatansever, yurtsever bir iş adamı olsaydım, o öneriyi Türkiye'nin her köşesinde reklam panolarına Gazi Mustafa Kemal Paşa imzasıyla yazdırırdım.

“Gizli teşkilat kurup, İstiklal için mücadele edilmeli!”

Yüce SEL
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: YÜCE SEL - KONUŞMALAR   Paz Ocak 30, 2011 9:15 pm

''KONUŞMA'' -6-

28.01.2011
"Yiğit ölse adı kalır, korkak ölse nesi kalır?"

Kırgız Atasözü
...


"Eğer bir kavmin anlaşmaya hiyanet ederek bozmasından korkarsan, sen de onlara aynı şekilde davran. Doğrusu Allah hainleri sevmez"

Enfal Suresi 58.Ayet
...


"Allah inananları koruyup savunur. Hainleri ve nankörleri ise asla sevmez"

Hac Suresi 38.Ayet
...


Kavrayışı loş zihinler hakikatin saklanmış tarafıyla birden yüz yüze gelecek olurlarsa, güneşe bakmış gibi kamaşır, neyi nasıl göreceklerini bilemez olurlar. "Konuşma"ya başlamadan evvel çok şaşıran arkadaşlarınız bitişik salonu niye hafif-revir olarak düzenlettiğimi şimdi anlamışlardır sanırım. En çok şaşıran nerede peki, göremiyorum?

- O da revirde.

- Öyle mi? Orta sıralar kaçışırken göremedim, bir ara "canavar!" diye bağırıyordu. Durumu nasıl?

- Hemşire sakinleştirici verdi, şimdi uyuyor.

- Güzel. Aslında "Irak Devlet Başkanı Şehit Saddam Hüseyin" ifadesini ilk kullandığım zaman başlayan fısıldaşmalardan, fincan gibi açılan gözlerden anlamıştım. Çay arasından evvel, arka arkaya okuduğum o üç yazı ağır geldi, kaldıramadılar. Düşmanın, 80'lerin ortalarından itibaren her geçen gün daha da yoğunlaştırarak sürdürdüğü propaganda bombardımanına yıllarca maruz kalınmasından ötürü ağır bir zihin harabiyeti tablosuyla karşı karşıya olduğumu görüyorum. Tezahürleri zamanla ortaya çıkan bir bombardımanın zehirli metal etkisi.

- Zehirli metal etkisi mi?

- Nasıl ki seyreltilmiş uranyum ihtiva eden roket, bomba ve mermilerin canlılar üzerindeki olumsuz etkisi, radyasyonun açığa çıktığı, parçacıkların etrafa dağıldığı patlama anıyla sınırlı değilse; patlamayla açığa çıkıp havaya, toprağa, suya, dolayısıyla besin maddelerine karışan parçacıklar, bunlara yıllarca maruz kalan canlıların bedenlerinde birikerek zamanla kanser hastalıkları, sakat doğumlar gibi çoğu öldürücü tezahürlerle kendini dışa vuran zehirli metal etkisine yol açıyorsa; belli bir projeyi kabul ettirmek maksadıyla iradeleri kırıp ruhları ele geçirmek üzere planlanmış bir propaganda bombardımanının toplum üzerindeki yıkıcı etkisi de şekillenişi itibarıyla benzer bir karakter arz eder.

Kitlesel boyutta ruhi yıkım, planlanmış propaganda bombardımanının ilk salvolarına maruz kalınır kalınmaz gerçekleşmez. Propaganda bombardımanı kapsamında, sinemasından müziğine, karikatüründen tiyatrosuna, sesli-görüntülü-yazılı bütün sanat dalları ve medya imkanları vasıtasıyla, mesela köşe yazıları, haber bültenleri, dizi filmleri, yazı dizileri, hikayeler, romanlar, senaryolar, bunlara sıkıştırılmış belli cümleler, espriler, şarkı sözleri, alt yazılar, gazete başlıkları halinde kapsüllenip manevi çevreye atılan saptırılmış hakikatlerin de, tıpkı etrafa dağılan parçacıklar gibi, fakat bu sefer insanların fiziki bedenleri yerine, ruhi bedenlerinde birikerek zehirlemesi, tezahürlerine de yansıdığı üzere, sürecin başlarında nispeten yavaş bir seyir izler.

Fakat zamanla iradi direnişin kırılmasıyla birlikte, saptırılmış hakikat virüslerini taşıyan bozguncu kelime ve suretlerin saldırıları iyice pervasız bir hal alır; kişinin hem yaradılıştan sahip olduğu, hem sonradan edinip hafızasında muhafazaya almış olduğu müspet değerlere ve hakikatlere bulaşmaları, içlerini değiştirip, eksik, yarım biçimlere bölerek üremeleri adamakıllı hızlanır ve sonunda hissin/düşüncenin dolaştığı bütün kanalları, bağlantıları işgal etmiş, zihni dokuyu, his-mantık-hafıza gibi bütün önemli merkezleri ve fonksiyonlarıyla sarıp kaplamış bir nevi yaygın zihin kanseri tablosu ortaya çıkar.

Hasta, olaylar arasında doğru bağlantı kurma, adil hükme getirme kabiliyetini büyük ölçüde yitirmiş olduğundan, zihin kanserinin bu aşamasında gerçeklikten tamamen kopar. O artık ister medya görevlisi, ister siyasetçi, ister sanatçı, hatta ister asker olsun, tabiri caizse propaganda makinesinden ne püskürtülse yutan, yuttuğunu da aynıyla tekrarlayan bir papağandır; apaçık tarihi hakikatleri inkar ettikçe, şeyler arasında haklı ve doğru bağlantı kurmayı beceremedikçe "özgür iradesini" kullandığını zanneden bir zihin zombisidir; zihni kukladır.

Şimdi müsaade buyurursanız, ne menem bir şey olduğunu, şurada çay arasında uzatılan yazıları karıştırırken gözüme çarpan rasgele bir gazete haberi üzerinde görelim. İçine yıllar önce sızıp çöreklendikleri Türk Milletine ait resmi kurumları vatanın güneydoğusunda artık açıkça işgale başlayan etnik bozguncuların ikinci resmi dil dayatması üzerine Genelkurmay Başkanlığının yaptığı açıklamayla ilgili bir değerlendirmenin yer aldığı gazete haberinin ilk bölümü şöyle;

"Genelkurmay'ın dün yaptığı 'İki dil ile ilgili gelişmelerden endişe duyuyoruz' açıklamasına AK Parti'den sert tepki geldi. AKP'li Hüseyin Çelik; 'Asker kendi görevini yapsın. Genelkurmay'ın siyaseti denetlemek gibi bir görevi yok' dedi.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Vatan Gazetesi'ne yaptığı açıklamada, Genelkurmay Başkanlığı'nın uyarısı konusunda şunları söyledi:

'Genelkurmay'ın bu tür eskiden gelen bazı yanlış alışkanlarını artık bir tarafa bırakması gerekir. Askerin her meselede pozisyon belirtmesi çok yanlış. Her meselede illa da Genelkurmay olarak siz açıklama yapmak durumunda değilsiniz. Söylenmesi gerekeni siyaset kurumu söyler, yargı kurumu söyler. Bu askerin görevi değil. Asker kendi görevini yapsın. Askerin görevi ülke savunmasıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin de böyle olur olmaz her meselede söyledikleri çok haklı ve doğru da olsa açıklama yapması yanlıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri kendisine anayasa ve yasalarla biçilmiş görev sınırları içinde kalmalıdır, böyle siyasi parti gibi her meselede illa da açıklama yapmak durumunda değildir'

Çelik, 'Ben kurumları vücudun organları gibi görürüm. Organlar uyum ve ahenk içinde çalışırsa vücut sağlamlığı ve sağlığı devam eder. Ama biri diğerinin işini yapmaya kalkarsa orada rahatsızlık başlar' görüşünü dile getirerek şöyle devam etti:

'Genelkurmay, Anayasa'nın 3. maddesini dile getiriyor. Bu onun görevi değildir. Siyasetin denetim mekanizması Anayasa Mahkemesi'dir. Siyasi partilerin Anayasa'ya aykırı bir faaliyeti varsa görev Anayasa Mahkemesi'nin ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının'dır, gerekeni onlar yapar. Burada Genelkurmay'ın görevi de yetkisi de yok'..."

Görünüşe göre Anayasanın 3. maddesinde işaret olunan esaslarla bir alıp veremediği yok; Genelkurmay Başkanlığının 3. maddeyi vurgulayan açıklamasını haklı ve doğru bulduğunu da söylüyormuş gibi yapıyor ama bir yandan da böyle bir vurgulamayı sadece siyaset kurumuyla, yargının yapabileceğini; görevi "ülke savunması" olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin yapamayacağını iddia ediyor.

Acaba öyle mi?

1- Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün teşkil ettiğine, dolasıyla devletin resmi dilinin ve bayrağının tek olduğuna işaret eden Anayasanın 3. maddesi, mevcut haliyle korunması ülke savunması kapsamına giren esas hükmünde bir maddedir.

2- Bu maddeyi etnik maksatlarla değiştirmeye veya iptal etmeye yönelik silahlı-silahsız her türlü faaliyet "ülkeye saldırı"dır.

3- "Ülkeye saldırı" başlamışsa, durmuyorsa, giderek maksadına ulaşıyorsa, görevi "ülkeyi savunmak" olan Türk Silahlı Kuvvetleri; "görevim ülkeyi savunmak ama etnik saldırının faillerini bünyesinde barındırıp kollasa da nasıl olsa siyaset kurumu var. Beni göreve çağırması gerektiği halde çağırmıyor... olsun yine de beklerim" diyerek kenarda oturup seyretmez, düşmanı bertaraf edip, görevini yerine getirir.

Dolayısıyla, "söylenmesi gerekeni siyaset kurumu söyler, yargı kurumu söyler. Bu askerin görevi değil. Asker kendi görevini yapsın. Askerin görevi ülke savunmasıdır" diyen bir siyasetçi eğer bu sözlerinde samimiyse, etnikçi ajan değilse, Anayasanın 3. maddesini açıkça çiğneyerek ülkeyi işgale koyulan mevcut etnik saldırıya karşı hemen görevini yerine getirmek, Türk Silahlı Kuvvetlerine, "Ülkeyi savunma görevini bir an evvel yerine getirmediğin taktirde, etnik saldırganlığın siyaset kurumuyla medya içindeki ajanları gibi kanun önünde sorumlu olursun" diye tabiri caizse muhtıra vermektir. Aksi halde, en hafif tabirle, görevi ihmal suçu işlemiş olur.

Bu kadarı siyaseten kafi ama bahsettiğim propaganda bombardımanıyla şekillenmiş zihin dokusuyla neyin, nasıl düşünülemediğini daha iyi görmeniz için, haber üzerinde bir parça duralım.

Aktardığım bölüm, Mustafa Kemal Atatürk'ün katledilmesinden sonra "Atlantikçi-Amerikancı Vesayet Rejimi"nin adım adım kurulacağı "Demokratik Sömürgeleşme Dönemi"ne geçilmesiyle birlikte başlayan ve rejimin giderek mevcut diktatörlük biçimine büründüğü son 30 yılda iyice yoğunlaşan liberal çapulcu propaganda bombardımanının ezber-tekerlemelerinden ibaret. Zatın ezber edip yerli-yersiz tekrarladığı tekerlemeleri alt alta sıralıyorum;


"Genelkurmayın siyaseti denetlemek gibi bir görevi yok"

"Asker kendi görevini yapsın. Askerin görevi ülke savunmasıdır"

"Türk Silahlı Kuvvetleri'nin de böyle olur olmaz her meselede söyledikleri çok haklı ve doğru da olsa açıklama yapması yanlıştır"

"Söylenmesi gerekeni siyaset kurumu söyler, yargı kurumu söyler"

"Türk Silahlı Kuvvetleri kendisine anayasa ve yasalarla biçilmiş görev sınırları içinde kalmalıdır"

"Genelkurmay, Anayasa'nın 3. maddesini dile getiriyor. Bu onun görevi değildir"


Tek cümlede toparlarsak, zihin kanseriyle pençeleşen benzeri nice talihsiz gibi, söz konusu zata göre de, Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini tehdit eden hayati ülke meseleleri de dahil, hiç bir mesele hakkında görüşlerini açıklayamaz. Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri, hayati her hangi bir mesele hakkında görüşlerini Türk Milletine açıklayıp, sunacak olursa, siyaset kurumuna müdahale etmiş olur.

Adı geçen zat;

1- Görüş belirtmekle, yürütmenin işine müdahale etmenin, yönlendirmenin, "siyaseti denetlemenin" ille de aynı fiil olduğunu ya da görüş belirtmenin, görüşün belirtilme biçimi ve alakalı olduğu meselenin niteliği dikkate alınmaksızın, her durumda yürütmenin tasarruflarına müdahale etmek veya yönlendirmek veya denetlemek demek olacağını zannediyor.

2- Askerin görevinin ülkeyi savunmak olduğunu söylüyor fakat vatanı savunmakla görevli gücün yerine getirmekte olduğu hayati görevle ilgili temel meselelerde görüşlerini açıklamasının aynı görevin bir parçası olduğunu kavrayamıyor.

Oysa;

1- İşin ruhuna odaklanarak bakarsanız, her görüş belirtme, siyaset kurumuna müdahale etmek değildir; odaklandığınız şekilse, şekli kaygılarla bakıyorsanız, bu kaygıları esas alarak söylüyorum; evet, her görüş belirtme, bu anlamda "siyaset" alanına girer fakat şeklen "siyaset" olan her görüş belirtme, ille de "yürütme faaliyetine kanunların yasakladığı bir yolla müdahale etmek anlamında siyasete karışmak" demek değildir.

Mesela Genelkurmay Başkanlığının 17 Aralık 2010 tarihinde Türk Milletine yayınladığı bir basın açıklamasıyla Anayasanın 3. maddesini vurgulaması, "yürütme faaliyetine müdahale etmek anlamında siyasete karışmak" değil; aksine etnik bozguncuların ikinci resmi dil dayatması üzerine "zamanında benzeri bozguncu kalkışmaları tepeleyerek kurulmuş devlet kurumunun nerede olduğunu, yaltakçı siyaset kurumunun pısırık haline bakıp iyice gemi azıya alan şımarık iç düşman 'öz savunma örgütleri' kurmuş saldırırken, Türk Devlet Geleneğinin 'Öz Taarruz Birlikleri'yle niçin gözükmediğini; başta güneydoğu olmak üzere Türkiye'nin etnikçi işgal altındaki yerlerini, BEDELİ NE OLURSA OLSUN,
niçin yeniden feth operasyonuyla kurtarmadığını" düşünmeye başlayan Türk Milletine ülke savunması görevi yerine getirilirken yapılmış "görevimin bilincindeyim" hatırlatmasıdır.

Öte yandan Akp üyesi bir grup milletvekilinin tam da Türkiye Cumhuriyeti topraklarının çok büyük bir bölümünü, tıpkı 91 İstila Teşebbüsü sonrasında Silopi'ye çöreklenen Bölücü Çekiç Güç uygulamasında olduğu gibi, süresi her 6 ayda bir mecliste oylanarak uzatılacak "takvimli yasal işgal"e açmayı teklif eden yüz kızartıcı "Tezkere"nin 1 Mart 2003 tarihinde oylanmasına bir kaç gün kala katıldıkları "kahvaltılı bilgilendirme toplantıları" ki yanılmıyorsam Amerikan Büyükelçiliğinde tertiplenmişlerdi, yasal işgal teklifinde bulunan aynı dış güç tarafından yürütme-yasama faaliyetine apaçık bir müdahaledir ama, Akp'li milletvekillerine oylamada nasıl davranmaları gerektiği hususunda bir fikrin de laf arasında veriliverildiği bu toplantılar, işin şekline bakılacak olursa, adı üzerinde alt tarafı kahvaltılı bilgilendirme toplantılarıdır ve elbette siyaset kurumuna şeklen dahi müdahale etmek güya değildir.

2- Mevcut kanunların izin vermediğini bir an için farz etsek dahi, siyaset kurumunun ve devletin etnikçi düşman tarafından gasp edilmesine beceriksiz siyasetçilerin göz yumduğu bu zillet ortamında, "siyaset kurumunun işine karışılıp karışılmadığı, yürütmeye müdahalede bulunulup bulunulmadığı" kaygısıyla değil, tıpkı vaktin Ankara hükümetinin yabancı işgalcilerle, onlara alet olan etnikçilerle işbirliği yapan İstanbul'daki kukla yürütme organının kararlarını tanımadığı 1920'lerde olduğu gibi, Türk Milletinin bütünlüğünün korunmasından gayrı her kaygıyı teferruat sayan "görev bilinciyle" hareket edilir.

Ölüm-kalım anı gelip çatmışsa, Ergenekondan çıkış için gereken ateş ve kararlılıktan başka hiç bir şey vazgeçilemez değildir.

3- Kaldı ki Anayasa emridir.

Neyi, nasıl emrettiğini hatırlatıyorum;


Anayasanın Genel Esas hükmündeki 5. maddesi;

"Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır"


Anayasanın, değiştirilmesi aynı Anayasanın 4. maddesiyle imkansız kılınmış Genel Esas hükmündeki 3. maddesi;

"Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır"


Bu da Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununun "ülke savunması"yla ilgili 35. maddesi;

"Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır"


Kanunla emrolunan görevi "Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak" olan Türk Silahlı Kuvvetleri, 17 Aralık 2010 tarihinde Türk Milletine yayınladığı bir basın açıklamasıyla, yürürlükte olduğu müddetçe, siyasetçi, asker, medya mensubu, kim olursa olsun, herkesin uygun davranmakla yükümlü olduğu Anayasanın 3. maddesini vurgulayarak, görevinin bilincinde olduğunu nasıl vurgulamış, bir de onu görelim;

1. Büyük Önder Atatürk'ün Türk ulusuna armağan ettiği en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti; halk egemenliğine dayalı, kuruluş felsefesinin temelinde, "Üniter devlet" ve "Ulus devlet" olgusunun yer aldığı, demokratik bir yapı ve sağlam hukuki temeller üzerinde yükselerek bugünlere ulaşmıştır.

2. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın değiştirilmeyecek hükümleri arasında yer alan 3'üncü maddesi; "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir." hükmünü amirdir.

3. Dil, kültür ve ülkü birliği, bir millet olmanın başta gelen vazgeçilmezleridir. Dil birliğinin olmaması durumunda bunun sonuçlarının neler olacağı, tarihteki birçok acı örnekleriyle gözler önündedir.

4. Son günlerde "Dilimiz" üzerinde kamuoyunun gündeminde yer alan birtakım tartışmaların, cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini kökten değiştirecek bir noktaya doğru hızla götürülmeye çalışıldığı endişeyle izlenmektedir.

5. Türk Silahlı Kuvvetleri; Devletin, Anayasamızda yer alan, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi koruma görevi kapsamında; Ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olmuş ve olmaya devam edecektir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.


17 Aralık tarihli bu basın açıklamasını, Anayasanın Genel Esas hükmündeki 5. ve 3. maddeleriyle, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununun "ülke savunması"yla ilgili 35. maddesinde işaret olunan hususlarla birlikte değerlendirdikleri taktirde, zihin ölümünün henüz gerçekleşmemiş olması şartıyla, en ağır zihin dokusu kanseri vakaları dahi, "bir kurumun kanunla emrolunup yerine getirmediği taktirde kanun önünde sorumlu tutulacağı bir görevin sorumluluğunun bilincinde olduğunu kamuoyuna duyurmasını" tabii karşılar; Anayasa maddesi vurgulanarak yapılan bu hatırlatmanın, vurgulanan o maddeyle işaret olunan esasları, etnikçi siyasetin ortadan kaldırmasını engellemekle görevli olan kuruma düşen bir uyarma görevi olduğunu az-çok kavrar. Hatta hakikatle yüz yüze gelmenin hafif-darbe etkisiyle, şahsın zihin dokusundaki ana kanalları tıkayarak his-düşünce dolaşımını engelleyen saptırılmış hakikat tümörleri küçülme sürecine dahi girebilir. Ruhi bedenin böyle mucizevi iyileşip kurtulduğu vakalar nadir de olsa siyasi-tıp tarihinde görülmemiş değildir.

"Söylenmesi gerekeni siyaset kurumu söyler" diyor ya, "söylenmesi gerekeni, askere bırakmadan söylemekle görevli bir milletvekili siyasetçi olarak" içinde bulunduğumuz etnik işgal şartlarında, Türk Milletine bahsettiği en önemli mesele nedir peki? Neyi mesele edinmiş kendisine? Dilinin altındaki bakla ne?

Haberin "Kışla ismini değiştirsin" başlıklı ikinci bölümünde neyi mesele edindiği ortaya çıkıyor;

"...'Askerin kendi görevini yapması gerektiğini' tekrarlayan Çelik, 'Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yapması gereken, kendisini ilgilendiren çok önemli işler var. Örneğin ben daha önce de söyledim, şu Mustafa Muğlalı kışlası meselesi var. Bu kışlanın yerini ve adını hala niye değiştirmezler? Bunu yapsalar, bu bile Türk Silahlı Kuvvetleri'nin imajını güçlendirir. Genelkurmay bunu yapmıyor ama öte yandan her siyasi meselede bildiri yayınlamaya kalkıyor bu doğru değil.'

Bunu yaptıkları zaman dışarda da Türkiye'nin, Türk demokrasisinin imajı bozuluyor. İşte siyasi vesayet deniliyor, siyasete asker müdahalesi deniyor, imajımıza çok büyük zarar veriliyor'..."

Şehit subayların aziz hatıralarının, onların isimlerinin askeri mekanlara verilerek milletçe yaşatılmasına dahi tahammülü yok. Varın anlayın zavallının zihin dokusundaki etnik harabiyetin boyutlarını.

İçinizde bilmeyen arkadaşlar olabilir, Mustafa Muğlalı, kanun nizam hakimiyetini kabul etmeyen 33 kaçakçı eşkiyasını, sınır kapısında önlerine kırmızı halı sermediği, gül buketleriyle karşılayıp uğurlamadığı için, vaktin Demokrat Partisi’nde pusu kuran iç düşmanın 1948 yılında tertiplediği bir siyasi komployla, Ergenekon tezgahıyla zindana atıp, 3 yıl boyunca eziyet ederek katlettiği vatanperver bir Türk Subayıdır.

Aktardığım bu iki bölümden başka, muhtemelen şartlar olgunlaşıncaya kadar gizli tutulmak kaydıyla, silahsız ve sivil 33 erimizin, etnik eşkiya tarafından, 24 Mayıs 1993 tarihinde, sinsi bir şoförün ihanetiyle kalleşçe pusuya düşürülüp, işte o 33 kaçakçıya karşılık, canlarına kıyıldığı yerde; Şehit Muğlalı Paşayı, kadınlı-erkekli sefil-toplumcu kuklaların iki saf halinde diz çöküp alkış tuttuğu bir ayin havasında, Barzani-Talabani-Öcalan'ın ayakları altında aman dileyip ezilirken gösterecek "etnik zafer anıtı" açmayı planladıklarını anlattığı bir 3. bölüm mevcutsa, şahsen şaşırtıcı bulmam. Sanıyorum, geçtiğimiz yılın Kasım ayında, 33 erimizin şehadetine de dil uzatmış, tam bir etnikçi ağzıyla "devlet yaptı" demeye getirmişti. Siz bir şey mi diyecektiniz?

- Ergenekon.

- Efendim?

- "Ergenekon yapmış olabilir" demişti. Şunu diyecektim; hem "Biri diğerinin işini yapmaya kalkarsa orada rahatsızlık başlar" diyor, hem de kışlalarının yerine, taşıdıkları isimlere kadar Ordu kurumunun iç işlerine burnunu sokup, karışıyor. Hem 3. maddenin içeriğini haklı buluyor, hem de haklı bulduğu o içeriğin Türk Ordusunca vurgulanmasından rahatsız oluyor.

- Haklı bulduğunu mu düşünüyorsunuz?

- Ağzından çıkan söze bakılırsa, öyle.

- Haklı bulduğunu zannetmiyorum. Bence haklı bulmadığı halde haklı buluyormuş gibi yaptığını bazan farkında, bazan değil; ya da bir hakikati dilinin bu kenarıyla kabul ederken, öbür kenarıyla da inkar ettiğini, aynı saniyede hem farkında, hem değil; ancak o "özgür irade"sini kullandığını sanıyor ki, yok öyle bir şey.

- ?

- Böyle işte... Zihin böyle... Ülke meseleleri hakkında düşünüp görüş sahibi olmayı, bu görüşleri topluma açıklamayı, bazı meslek gruplarıyla, bazı kurumlara, imtiyaz olarak verilmiş bir özel hak olarak görüyor. Oysa her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, mesleği ne olursa olsun, ülke meseleleri hakkında ne düşündüğünü açıklama hürriyetine sahiptir. Şekli değil, hakiki demokrasi budur, böyle de olmalıdır. Siz? Parmak kaldıran. Evet?

- Ama görüş belirten kişi ordu mensubu olunca, bu gerçekten tehlikeli olmaz mı?

- Ordu kurumunu bir yana bırakalım, görüş belirten kişi, mesela medya mensubu olunca, "görüş belirtme"nin tehlikesi daha mı azalıyor?

- ?

- Başka her şeyden üstün tutacak kadar şahsi menfaatlerine düşkün olan mensuplarını kastederek söylüyorum; kendisini, yasama-yürütme-yargı kuvvetlerinin üzerinde adeta babadan oğula devrolunan "seçimsiz" bir "dördüncü kuvvet" saltanatı olarak dayatan medya kurumu mensuplarının "görüş belirtme" gücünün tehlikesi, ateşli silahtan daha az değildir. Türk Ordusuna Ergenekon Tezgahıyla saldırırken, her türlü teknik imkanı kullanarak masa başında imal ettikleri aslı faslı olmayan güya bilgilerle, bavul dolusu iftiralarla zihinleri bombardıman eden "gazeteci, köşe yazarı" sıfatlı saldırganlar, bu operasyonu, "görüş belirtme...ifade hürriyeti...toplumu bilgilendirme...gerçekleri açıklama" adı altında yürütmüyorlar mı? Operasyonu yürütürken kullandıkları silah, medya değil mi?

Cephanesi, ses-yazı-görüntü olan "medya gücü"nü başlı başına bir silah olarak düşünürsek, hitap ettiği zihin olduğundan, çok daha kısa bir sürede, bir anda, bir gecede sonuç alabilen ateşli silahla donanmış güce kıyasla, hem etkisinin yol açtığı sonuçlar daha kalıcıdır, hem de zamana yayılarak ortaya çıktığı için, anı anına hissedilmesi zordur; siyasi kuruma müdahalesi, sadece ateşli silah gücüyle yapılan bir müdahaleye kıyasla, daha azmış gibi algılanır. Bu "daha az" algılamasını "Ne de olsa demokrasinin savunulması"ymış, "Bir adım bile olsa ilerletilmesi"ymiş zannedip helak olanlar çoktur.

Az evvel değerli arkadaşım, "Hem 'Biri diğerinin işini yapmaya kalkarsa orada rahatsızlık başlar' diyor, hem de kışlalarının kuruldukları yere, taşıdıkları isimlere kadar Ordu kurumunun iç işlerine burnunu sokup, karışıyor" dedi ya, iki kurum düşünün; A kurumu olarak benim, B kurumu olarak senin işlerine burnumu sokmamla; B kurumu olarak senin, A kurumu olarak benim iç işlerime karışman arasında, kurumların iç işlerine karışmak bakımından ne fark var? İster görüş belirtme, ister fiziki müdahale şeklinde olsun, iki kurum arasındaki iç işlerine karışma halini, iki kurumun sadece birinden diğerine doğru ortaya çıkabilecek bir menfi durum olarak düşünmek mantığa aykırı, sefil toplumcu bir şartlanmadır.

Menfi manada iç işlerine karışma hali, bir Ordu kurumu mensubu görüş belirtince ortaya çıkıyor da, etnik siyaseti kollayıp koruyan bir siyaset kurumu mensubu, "O kışlayı yıkın, adını da değiştirin" şeklinde, "etnik siyaset"e uygun bir "siyasi talep"le Orduya görüş dikte etmeye kalkışınca ortaya çıkmıyor mu?

Yani, Ordu kurumu, Anayasa maddesini vurgulayınca siyaset kurumunun iç işlerine müdahale etmiş oluyorsa, siyaset kurumu, daha doğrusu yürütmeyi elinde tutan güç, geçtiğimiz yılın "Yüksek Askeri Şura" toplantısında görüldüğü üzere, Ordu kurumunun teamüllerini hiçe sayarak, kendi siyasi görüşlerine daha uygun gördüğü isimlerin önünü açıp, uygun görmediklerinin terfilerini engelleyince, orduya siyaset bulaşmış olmuyor mu?

Muğlalı ve YAŞ misallerinde olduğu üzere, siyaset kurumundan Orduya siyaset bulaşması, ordunun siyasete karış(tırıl)ması değil de nedir?

Ordunun siyasete karışmasıyla, siyasetin Orduya karışması aynıdır arkadaşlar.

Ordu kurumu;

- Anayasanın 3. maddesinin değiştirilemez bir genel esas olduğunu hatırlatırım.

Siyaset kurumu;

- Sus! Konuşupta işime tecavüz etme! Kendi işine bak! Hemen o kışlayı yık, başka yere kur. Adı, Muğlalı olmasın! Senin temayüllerini tanımıyorum; siyasi görüşüme uygun gördüğümü terfi ettirir, uygun görmediğimi ettirmem!

Görmeyi bilmek şartıyla, hakikat, bu diyalogda olduğu üzere basittir.


Şimdi tahtaya at nalı kadar harflerle SİYASET yazıyorum. Herkes görebiliyor mu?... Sonra, biraz daha daha aşağıya, aralarında aynı hat üzerinde iki kutup teşkil edecek şekilde "mesafe" bırakarak, SÖZ/DİPLOMASİ ve SİLAH/SICAK SAVAŞ yazıyorum. Son olarak her iki kutbu, yukarıya ters "V" harfi şeklinde iki çizgi çekip, SİYASET kelimesinde topluyorum.



Kafa karışıklığı arkadaşlar, "siyaset"i sadece söz/diplomasi zannetmekten kaynaklanıyor, halbuki "siyaset", kullandığı iki yol olarak, bir kutbunda söz/diplomasi, diğer kutbunda silah/sıcak savaş bulunan iki kutbun teşkil ettiği bir bütünlüktür ki, Prusyalı General, askeri stratejist Carl Von Clausewitz'in bütünlükle iki kutup arasında mevcut dinamik ilişkiyi, siyaset kurumuyla savaş kutbu arasında kurarak ifade eden "savaş, siyasetin başka vasıtalarla devamıdır" meşhur cümlesi, aynı zamanda, "diplomasi, siyasetin tek yolu değil, kullandığı iki yoldan biridir" anlamını da içerir. Stratejistin "savaş"tan kastının sıcak savaş olduğu apaçık. Dolayısıyla, bütünlüğün iki kutbunu birbirine göre tarif edecek olursak; diplomasi, kelimelerin mermi olarak kullanıldığı sıcak savaşken; sıcak savaş, silahların konuştuğu, daha doğrusu, silahlarla konuşulan ateşli diplomasi dilidir.

Tarifleri, gerek bütünlükle iki kutup arasındaki, gerekse kutupların kendi aralarındaki bağlantıları doğru kurarak yapamazsanız, siyaset disiplinini, kendini gerçekleştirirken kullandığı iki yoldan "diplomasi"ye indirgerseniz, hakikati eksik kavramış olur, sonunda da Atlantik İttifakının ülkemizde dahil bölgemize, hatta bütün dünyaya etnik kalkışma üzerinden kurduğu şekli demokrasi, "demokratikleşme" tuzağına düşersiniz. Tıpkı adı geçen zat gibi, ordu ve siyaset kurumlarının, mutlak duvarlarla ayrılmış iki düşman kurum olduğunu zannetmeniz; ordu kurumunu, etrafına ses geçirmez, aşılmaz duvarlar çekilerek hapsolunması gereken mutlak siyaset dışı canavar olarak algılamanız artık zaman meselesidir.

Böylece son 30 yılda iyice yoğunlaşan liberal çapulcu propaganda bombardımanının tekerlemelerinden "Askeri çözüm, çözüm değildir; çözüm siyasidir" lafını sayıklaya sayıklaya, zihnen parçalanır gidersiniz. Ülkenizle birlikte...

Dikkat ederseniz, ülkemizde olduğu gibi, bu tekerleme tam da bir ülke dış düşmanla işbirlikçilerine karşı "ülke savunması" verirken, aynı dış düşman ve işbirlikçilerince, o ülkelerin Ordusuna, samimi vatanseverlerine karşı kullanılıyor. Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan milli devletler nasıl dağıtılıyor zannediyorsunuz?

Siyaset kurumunun, iç içe iki kutbun teşkil ettiği parçalanamaz bir bütünlük olduğunu bir de ekran üzerinde görelim. Ekranı şöyle çevirirsek, arkadaşlar oturdukları yerden az-çok görebilir sanırım. Biraz daha... Tamam, kafi... İlgili bölüme tıklıyorum. Açılan sayfanın sağ köşesinde, doğmakta olan Akdeniz Güneşi veya yarım dolunay şeklinde beyazımsı-morumsu bir fon üzerinde, biri kız, diğeri erkek, iki figür görülüyor. Kız ya da kadın olanı, bacaklarını dizlerinden bükmüş vaziyette, sırt üstü uzanmış yatıyor. Arkasında, sapı yaprağı kırmızı, ortası belli belirsiz göz kırpıp seğiren bir çiçek bulunan erkek, bir elini başının altına destek yaparak, sağ yanı üzerinde kıza doğru hafif doğrulmuş, sıcak savaşacakmış gibi bakıyor ama kız buz gibi diplomasi... Elindeki "Açık Toplum ve Düşmanları" başlıklı bir tez çalışması mı, yoksa magazin mi olduğunu bilemediğimiz bir takım kağıtlara dalmış, hiç oralı değil.

Hemen başlarının üzerinde, şeklen DSP güvercinine benzeyen, muhtemelen "sıfır problem" cinsi beyaz bir güvercin, kanatlarını "Hadi barışın, siz bütünleştiniz, ayrılamazsınız, hem şu üç günlük dünyada ne varmış küsecek?" gibisinden çırparak, erkekle kadın arasında, bir ona, bir öbürüne uçuşup, pır pır çöp çatıyor. Pek duyulmuyor ama bir yandan da "kazan-kazan!... kazan-kazan!" diye ötüyor sanki.

Sol üst köşedeyse, eğer Los Angeles Lakers son saniye üçlüğüyle maçı kazandığı için değilse, Bush'un 2003 Nisanında gemi güvertesi üzerinde yaptığı "Savaşı kazandık, bitti!" açıklamasını dinler dinlemez olmalı; görüntüleri sevinçten sıçradıkları anda dondurulmuş, havada asılı üç Amerikan genci figürü.

Kadınla-erkeğin içinde bulunduğu yarım dolunayın hemen üzerinde, altında kısa bir açıklama yer alan şu ana-cümle;

"Politik ve Askeri Bir İttifak".

Beyazımsı-morumsu fonun dışında, erkeğe yakın bir noktada kahverengi bir dairenin içinde, "Politik?"; kıza yakın, gri bir daire içindeyse, "Askeri?" kelimeleri.

"Politik?" kelimesine tıklayınca, şu cümleler; "NATO, demokratik değerleri destekler, güven inşa etmek ve uzun vadede çatışmayı önlemek için, savunma ve güvenlik konularında işbirliğini ve danışmalarda bulunmayı teşvik eder"

"Askeri?" kelimesine tıklayınca da şunlar; "NATO anlaşmazlıkların barışçı çözümünden yanadır. Eğer diplomatik çabalar başarısızlığa uğrarsa, kriz yönetimi operasyonlarını üstlenmek için gereken askeri kapasiteye sahiptir. Bu operasyonlar Washington Anlaşmasının 5. maddesine dayanılarak ve/veya Birleşmiş Milletler emriyle, yalnız veya diğer ülkelerin ve uluslararası örgütlerin işbirliğiyle yapılır"

Temel askeri güç olarak Amerikan Ordusuna dayanan NATO'nun, siyasetin şu ekranda gördüğünüz kadınla-erkek gibi, birbirlerinden ayrılmaları imkansız olan diplomasiyle askeri gücün iç içe teşkil ettiği bir bütünlük olduğunu bildiğine şüphe yok. Onlar bu bütünlük bilgisinden, mesela Irak işgalinde görüldüğü üzere, başka ülkeleri, güya "demokratik değerleri savunmak" bahanesiyle, aslında "İmparatorluğun" kurduğu statükoyu korumak maksadıyla istila ederlerken faydalanıyorlar. Türk Ordusunun "ülke savunması" gereği, "görevimin bilincindeyim" vurgulamasını "demokrasi dışı bir davranış" sayarken, bizim gibi ülkelerin Amerikan ordusunca istila olunmalarını "demokrasiye doğru bir adım" olarak alkışlayan zavallılarsa alet oluyorlar.

"Asker, soyu tükenmiş bir dinazordur, demokrasilerde yeri yoktur. Türk Silahlı Kuvvetlerinin kökü kurutulmalı! Yeter söz açık toplumun! Söz, değişimin!" diye yazıp-çizenlerin de katılıp, "Sayın General, Irak'ta demokratik değerleri egemen kılmak, açık-sivil topluma dayanan 'Yeni Irak'ı ortaya çıkarmak için çok çalıştığınıza, yüzyıllardır donmuş Irak toplumunda büyük bir değişim hareketi başlattığınıza, Yeşil Zon'da habercilik yapan biz yabancı gazeteciler de tanığız. Diktatörlük sonrası dönemde, seçimleri ne zaman düzenlemeyi düşünüyorsunuz? Değişime karşı çıkanlara karşı, önderlik ettiğiniz Demokratik Kurtuluş Savaşı devam ediyor, askeri açıdan mahzuru yoksa, bir seçim tarihi lütfededin de, 'demokrasi şöleni' için şampanyalarımızı şimdiden, hazırlayalım!"... diye sorular yönelttikleri basın toplantıları hatırlanmalı.

Hazır bahis açılmışken, açık toplum edebiyatı yapanların adeta kutsallık izafe ettikleri şu "değişim" lafına bir iki cümleyle değinmeden geçmeyeyim. Öyle çok büyük tahsil sahibi olmaya gerek yok, gördükleri üzerinde az-çok düşünmeyi bilen her insan basitçe farkına varır ki, bütün canlıları ve kültürüyle hayat, iki ihtimalin birbiriyle durmaksızın mücadele ettiği iç içe tek bir süreç boyunca, iki türlü değişir; ya müspet manada gelişip, tekamül eder ya da menfi manada çürür, bozulur, yozlaşır. Tabii ikisi de "değişim"dir.

Değişim olgusu, bir topluma, önünde mutlak olarak sadece müspet, tek bir "değişim" ihtimali varmış gibi, "değişimden yana olanlar"la "değişime karşı çıkanlar" ayrımıyla sunulursa, yozlaşma yönündeki siyasi-iktisadi-kültürel ve idari değişmelerin o topluma "sihirli değişim...kaçınılmaz değişim...önünde durulamaz değişim" diye algılatılarak hakim kılınmasının yolu açılmış olur.

Bu ayrımın içini, "değişime karşı çıkan totaliterizm yanlısı statükocu millicilerle, değişimden yana olan özgürlükçüler arasında demokrasi mücadelesi" diye, yalan-yanlış sıfatlarla dolduran liberal çapulculuğun çılgınca desteklediği Amerikan saldırısına uğrayan Irak'ta, turuncu devrim, lale, gül, nergis vesaire gibi adlar takılan operasyonlarla liberal çapulculuğun pençesine düşen benzeri ülkelerde kanser tümörü gibi bünyeye musallat edilen açık/laçka toplumların şu çivisi çıkmış haline bakın. Açıklık adı altında hemen her şey, hemen her kurum, her değer laçka, hemen her şey yol geçen hanı... Uyuşturucu, fuhuş, yolsuzluk, çürüme, bozulma, yozlaşma kol geziyor...

Vatansever yazarlarımız, bu toplumların turuncu dönemleriyle, bir önceki dönemlerini rakamlara dökerek bir kıyaslasınlar bakalım, ortaya ne çıkıyor? Cep telefonu, araba, alış-veriş merkezi sayılarını sıralamayı değil, insanların halini, mesela sağlık-eğitim hizmetlerinin durumunu, gelir dağılımını, sokaklara düşen insan sayısını, alış-veriş merkezlerinin duvarları dibinde can çekişenleri soruyorum.

"Milletin malını yağmalıyorsam, 'özgür irademle' yağmalıyorum, kimi ne ilgilendirir? Burası özgür bir ülke, Saddam'ın Irak'ı değil, bu ne terbiyesizlik? Bu ne köhne devletçi Kemalist Türk kafası?" diye konuşabilmek, hangi dönemde, "Bravo! Cesur konuştu! Adam gibi adam! Yüreğine diline sağlık!" sözleriyle el üstünde tutulup, örnek alınacak kadar ahlaki ölçüler ters dönmüş, ya da hangisinde yağmacı takımı böyle açıkça övünemiyormuş ve hele yakalandıklarında devlet kurumu onlara neler neler yapıyormuş, gövdeye indirdikleri milletin malını fitil fitil ve fazlasıyla nerelerinden çıkarıyormuş bir bilelim. Şimdi çoğu "Anti-demokrat Jakoben derler... Baskıcı, statükocu, Kürt düşmanı derler" diye korkuyor. 90'larda değiliz, liberal çapulcu statükonun ne mal olduğu ortaya çıktı, hakikat artık örtülemiyor, neyin ne olduğu şimdi söylenmeyecekte ne zaman söylenecek?

Aklınıza, laçka toplumculuk belasının, bu bela henüz iktidarı gasp etmemişken, propaganda savaşında niçin mağlup edilemediği sorusu gelebilir. Daha çok Türkiye örneğine ağırlık vererek, konuşursak;

Özelleştirme kod adlı yağmacılığa evin/vatanın kapısını açmadıkları için Turuncukuaz Operasyonlara uğrayan milli devletlerin, bu operasyonlara karşı koyarken, insan hakları, ifade hürriyeti başlığı altında eleştiri konusu yapılabilecek bazı yanlış uygulamaları;

Operasyonları tezgahlayan dış düşmanın milli devletlere karşı iç cepheyi dağıtmakta, kapıyı içerden açtırmakta kullandığı etnik bozguncuların, bu uygulamaları, hem ülke içinde, hem dışarda, mesela abartılı bir "canavar devlet kurumu-ezilen masum azınlık" edebiyatıyla, sırasında din kardeşliği hissini alet etmekte dahil, sömürüp propaganda ederek başları üzerinde oluşturdukları mağduriyet halesi;

Ve karşı psikolojik taarruza geçmek yerine tam tersi bir tutumla pısıp kalan okumuş-yazmış takımının önemli bir bölümünün bu bombardımanın salvolarıyla 80'ler 90'lar boyunca tohumlanması; her geçen gün "değişime" uğrayarak soysuzlaşması ve sonunda tamamen boyun eğerek, zihnini etnikçi ihanetin emrine verip zombileşmesi...

Gözleri batı fonlarında, ödüllerinde, "Ordu ve devlet kurumlarına hiç korkmadan horozlanan ne cesur entellektüel adam" rolü oynatılan, hissinden yoksun oldukları ev/vatan kavramlarıyla akıllarınca dalga geçen, tohumu içlerine basılmış suçluluk kompleksiyle, kendilerini "Türk" hissetmediklerine inandırmak uğruna, her fırsatta onun bunun önünde diz çöküp, yemin billah çırpınan yalvargan tipler, işte bu çarpık ilişki sürecinin mamülleridirler.

Bu noktalar önemli olmakla birlikte, etnik-çapulcu propagandanın geçmiş on yıllar boyunca zihinleri bu kadar avlayıcı olabilmesinin sebebini, propaganda stratejisinin üzerine kurgulandığı "değişim" kelimesinin sihri etrafında aramak lazımdır. Bu sihir; tezahürü, ister müspet manada gelişme, olgunlaşma; ister menfi manada bozulma, yozlaşma biçiminde olsun, hayati bir olgu olarak "değişim"in kaçınılmazlığıyla, liberal çapulcu siyasi-iktisadi-kültürel ve idari projeleri özdeşleştirme kurnazlığıdır; şöyleki;

1- İnsanlığın önünde, mutlak olarak müspet tek bir "değişim" ihtimalinin bulunduğunu ve müspet değişimin, sadece liberal çapulcu siyasi-iktisadi-kültürel-idari projelerin gösterdiği şekil ve istikamette mümkün olabileceğini söyler.

2- Milliciliği, bütün kurumları ve projeleriyle menfi ilan eder.

3- Kurnazlık içinde kurnazlık; milliciliği, "Biz liberaller her ne kadar mümkün olmadığını iddia ediyorsakta, insanlığın geleceği pekala millici tezin iddia ettiği istikamette de gerçekleşebilir; değişim olgusunun menfi kutbu belki de bizim projelendirdiğimiz anlamda liberalizmdir; ortada iki değişim önerisi var, hangisinin müspet, hangisinin menfi olduğunu yaşayarak göreceğiz" gibi, hakiki demokrat bir bakış açısıyla değil; turuncukuaz laçka toplum denemelerinde ortaya çıktığı üzere, aslında kendisinin, çürüme, bozulma, yozlaşma yönündeki menfi değişimi temsil ettiğini bildiğinden, bu hakikati örtmek maksadıyla; "Milliciliği, değişimin şimdiden kesinlik kazanmış yolu ve yönü üzerinde çoktan aşılmış bulunan bir engelin çırpınan son kalıntıları" olarak peşinen tarihin dışına mahkum ederek menfiler. İki Almanya'nın birleştiği, Sovyetler Birliği'nin dağıldığı yıllarda, her iki tarihi hadiseyi liberalizmin mutlak zaferine bağlayarak ayyuka çıkan, "İdeolojiler aşıldı, dinazorlar çağı kapandı!... Bağımsızlık kavramı öldü!... Milli devlet kurumu kaybetti!... Liberalizm kazandı, tarih bitti!" yaygaraları hatırlanmalı.

Yani propaganda makinesine göre, "liberal" değişim, menfiliği pekala ortaya konabilecek ideolojik bir iddia olarak değil, kaçınılmazlığını tarihin mühürlediği, tartışılması gereksiz, ideolojiler-üstü bir mutlak-ihtimal olarak müspettir.

Kutuplarından birinde, "ev" hissinden yoksun yolgeçen hanı kukla idarecikler, diğerinde "ev"i savunan bağımsız milli devlet kurumları bulunan esas ayrım, bu kurnazlığın şartladığı bir ortamda, "ideolojik saplantılarla tarihin kaçınılmaz gelişim çizgisinin dışında kaldığı için değişime boşu boşuna karşı çıkan totaliterizm yanlısı statükocu millicilerle; tarihin kaçınılmaz gelişim çizgisini temsil eden değişimden yana olan özgürlükçüler, yenilikçiler" ayrımına bırakır; mücadeleyse, doğru kutbunda "liberal değişimcilerin" bulunduğu bir "demokrasi mücadelesi" olarak tarif edilir ve "Demokrat mısın, anti-demokrat mı? Hangi saftasın?" sorusu, bu ayrım esas alınarak sorulur. Böyle bir ayrımın kuvvetle benimsendiği bir yerde, sorunun cevabı, cevabı verenin niyeti ne olursa olsun, "liberal değişimden yanayım" anlamına gelen "elbette demokratım, demokrasi safındayım"dır olur, ki kurnazlığı farkına varan için bile, baskıyı göğüslemeyi göze alamadığı taktirde, "ben o safta değilim" cevabını vermek, kolay değildir; zira liberal çapulcu siyasi-iktisadi-kültürel ve idari projeler, "değişim"in kaçınılmazlığıyla özdeşleştiğinden; "değişime boşu boşuna karşı çıkan millici misin, değişimden yana olan özgürlükçü müsün?" sorusunu, sanki "Değişim olgusundan yana mısın, karşı mısın?" diye algılar ve "Ben milliciyim, liberal çapulcu demokrat değilim, tarih bitmedi" cevabını verirse, "Yok hayır, değişime karşı çıkıyorum; ben böyle donmaktan, kala kalmaktan yanayım" demiş olacakmış gibi gelir.

Otoritenin kötü kullanılmasından hareketle "Açık Toplum Ve Düşmanları"nı yazan Karl Popper'in görüşleri, insanlığın başına bela kesilen "sihirli çözüm" laçka toplum musibetinin ortaya çıkmasında önemli rol oynamıştır. Siz?... Hayır, çiçekli gömlek giyen değil, pencere kenarında oturan arkadaş, buyrun.

- "Vatansever yazarlarımız, bu toplumların turuncu dönemleriyle, bir önceki dönemlerini rakamlara dökerek bir kıyaslasınlar" dediniz. Aynı kıyaslama, 1923-38 dönemiyle, bugünkü Türkiye arasında yine rakamlara dökerek yapılsa iyi olmaz mı? Hala o dönemin statükosu varmış gibi, "90 yıldır devam eden statüko" diyorlar, bağımsızlık yanlısı samimi vatanseverlere, "statükocular" diye saldırıyorlar.

- Statüko on yıllar evvel değişti. Mevcut statüko, 38'den itibaren Amerikan Vesayeti altında adım adım kurulan liberal çapulcu statükodur. Kıyaslamalar yapılıyor ama parça parça. Mevcut statükoyu kapsamlı bir kıyaslamayla rakamlara döküp, gözlerine sokarak "işte fark" demek iyi olurdu. Demin konuşan arkadaş?

- Menfi manada diye başlayan kısmı bir daha tekrarlasanız? Demin kaçırdım orasını. İki insan arasında geçiyor hani?

- Anlayamadım.

- Biri A, biri B, iki şey arasında, iki kurum arasında... biri diğerinin iç işine karışınca, sanki karışmamış oluyor...Soru formundaydı?

- Haa, tekrarlayayım: Menfi manada iç işlerine müdahale etme hali, Ordu, siyasi kurumun işlerine "askerice" karışınca ortaya çıkıyor da, siyaset kurumu Ordu'ya "siyasice" müdahale edince ortaya çıkmıyor mu?

- Teşekkür ederim.

- Bir şey değil. Bir milletin bütünlüğünü koruma mücadelesi arkadaşlar, takdir etmelisiniz ki sadece "Görevimin bilincindeyim" demekle yetinerek kazanılamaz; bilincinde olunan görev neyse yerine getirmek gerekir. Liberal çapulcu köşe borazanlarının "radio evini çeviren tanklar... evine kapanmış insanlar...in cin top oynayan zavallı sokaklar... ekmek dağıtan karanlık cemseler... despot despot bakan askerler..." benzeri sahnelerle, bir yandan komikleştirip, bir yandan korkunçlaştırarak zihinlere işlediği darbe karikatüründen değil, askeri, siviliyle tam bir ordumillet ruhuyla hareket etmekten bahsediyorum.

Sandığa karşı değilim, fakat sistem kördüğüm olduğu zaman, kördüğümün başında böyle bütün millet oturup karalar bağlamaz, gözünü kördüğüme dikip ağlamaz; "kılıç ilkesi" söz alır, bir kılıç darbesiyle mesele çözülür. Hangi sebeble söylemiş olursa olsun, Mustafa Kemal Atatürk'ün 30'larda Bursa'da söylediği şu anlamdaki sözler, kılıç ilkesine dikkat çekiyor.

"Cumhuriyetin sahibi ve bekçisi sizsiniz, baktınız ki ülke paramparça oluyor; fakat idare edenler vur patlasın çal oynasın, aldırdıkları yok; o zaman 'O kurum varmış, bu kurum şöyleymiş, onlar nasıl olsa halleder, ben oturup seyredeyim' demeyeceksiniz; aksine 'İş başa düştü, karalar bağlamakla, yalvarmakla, göz atarak bu kördüğüm çözülmez' deyip, elle, taşla, sopayla, silahla, işte Allah ne verdiyse, göreve girişeceksiniz; bütün eğrileri, yamukları düzeltip, hizaya getireceksiniz. Türk genciyseniz, yaparsınız"

Keza, Hz. Ömer, cümle cümle aklımda değil tabii, "Yamuk bir iş yaparsam, n'aparsınız, orada öyle dikilip seyir mi edersiniz?" diye sorduğunda, "Hele bir dene! Seni şu eğri kılıçlarımızla öyle bir düzeltiriz ki" manasında cevabı yapıştıranlar da aynı ilkeyi esas alıyor. Demek ki evrensel bir ilke... Bu bağlantıyı görememenizi, propaganda bombardımanının tahribatına yoruyorum.

- Hz Ali'de aynı ilkeyi esas alırdı.

- Elbette. Aslına bakarsanız, Peygamber Efendimiz, ilkenin hakkını verenlerin başında gelir. Fazla zaman da kalmadı. Propaganda bombardımanın tahribatına, kısa tutmak kaydıyla, bir-iki örnek daha vermek isterim. Mesela şurada gözüme çarpan, bir elektronik posta;

"Atatürk ilke ve devrimlerine, Cumhuriyetin apaydınlık yoluna sımsıkı bağlı, Baba İshakların, Pir Sultanların, Celalilerin başkaldırı geleneğinin temsilcisi Alevi Türk toplumunun Muharrem ayını kutluyoruz"

Bir dava güden isimleri anladık; fakat ülkemizin içinde bulunduğu etnik bozgunculuk döneminde "Celalilerin başkaldırı geleneğinin temsilciyiz" demek doğru değildir. Safevi Devletinin desteğinde, mezhep davası güden hareketler olarak ortaya çıkan, ancak Osmanlı Devlet yapısının bozulduğu daha sonraki yüz yıllarda, haksız uygulamalara isyana dönüşen Celali ayaklanmalarının, temsilcisi olmaya heves edilecek saflıkta bir devrimci başkaldırı geleneği olmadığı; çevresine kan kusturup, soyup soğana çeviren bir çok kötü niyetli fırsatçı bozgunculuk hareketinin, haksız uygulamalara isyan eden Celali görüntüsü altında boy gösterdiği bir vakıa. "Merkezi otoriteye isyan etmişse, haydut da olsa bir devrimci değeri vardır" diye düşünmek olmaz; "Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz" diye biliyorum.

Ve bir haber;

"Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu üyesi bir grup, Sabri Yalım Parkı'ndaki İnsan Hakları Anıtı önünde pankart açarak, füze kalkanı projesini protesto ettiler.

Kocaeli Şubesi Yönetim Kurulu üyesi Sezer Çorman, yaptığı açıklamada, 'Olası bir fırlatmada gerçekleşecek patlamanın oluşturacağı asit yağmurları, nükleer serpinti veya parça düşmesinin yağmur gibi Anadolu insanının üzerine yağacağı da aşikardır' diye konuştu.

Radyoaktif serpintinin yol açacağı ölümler ile yayacağı radyasyona ilişkin gösteri sunulan protestoya katılanlar daha sonra dağıldı."

Değerli arkadaşlarıma hatırlatayım; Irak'a yönelik saldırıların ilkinde, bu ülkeye 300-400 ton, ikincisinde 2000 ton seyreltilmiş uranyum yağdı, zamanla çoğu öldürücü kanser hastalıklarına, sakat doğumlara, organ tahribatına yol açmak üzere, havasına, toprağına, suyuna karıştı. İlk saldırının üzerinden 20, ikincisinin üzerindense 8 yıl geçti. Bu süre zarfında, bugün İran'a yönelik füze kalkanı projesine karşı çıkarken, haklı olarak "Olası bir fırlatmada gerçekleşecek patlamayla açığa çıkacak seyreltilmiş uranyumun Anadolu insanının üzerine yağacağını" dile getiren bu platform ve benzeri yapılanmaların "Irak'a yağan seyreltilmiş uranyumun Türkiye'nin güneydoğusunda yol açtığı muhtemel yıkım"la ilgili bir hassasiyet sergilediklerine veya bu derece bir hassasiyet sergilediklerine şahit olmadım.

Şimdi, İnanç Özgürlüğü Platformu ve benzeri yapılanmaların Irak'a yağan seyreltilmiş uranyumun, siyasi sınırın Türkiye tarafına geçmiş olamayacağına inanmalarının muhtemel iki sebebinden biri, gerçekleşmesine sessiz kaldıkları saldırıların hedefi olan vatansever, millici, tam bağımsızlık yanlısı BAAS Yönetimine duydukları derin nefret ise; diğer sebep, nefret ettikleri BAAS Yönetimini hedef alan saldırılarda, düşmana "Ev"in kapısını içerden açmaktan sorumlu Barzani ve Talabani'ye duydukları sempati olabilir mi?

Bir misal de Irak'ın kuzeyinden;

"Kuzey Irak'taki Erbil kentinde yapılan 13'üncü Irak Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Kongresi'nde Mesut Barzani oy birliği ile yeniden 'Genel Başkan' seçildi. Barzani, Kürtler'i yaratan Allah'ın aynı zamanda ulusal haklarını da verdiğini belirtirken, ayrılma gibi düşünceleri olmadığını söyledi.

'Kürtler'i yaratan Allah ulusal haklarını da vermiştir. Bu nedenle hiç kimseden ulusal hak talebinde bulunmadık. Her zaman şu görüşte olmuşumdur; Ulusal hak Allah tarafından tüm uluslara verilmiştir. Fakat bazı çevreler veya devletler bu hakları gasp etmiştir. Ulusal hakları gasp edenler ya Allah tarafından verilen bu hakları tanırlar ya da gasp etmeyi sürdürürler. Bu devletler veya çevreler ulusal hakları verme gücünde ve yetkisinde değillerdir. Çünkü ulusal haklar zaten Allah tarafından verilmiştir. Kendi kaderini tayin hakkı ise bütün ulusların en doğal hakkıdır. Fakat burada önemli olan bu hakkı ne şekilde kullanacağımızdır' dedi"

Bunlar hep son 30 yıldır maruz kalınan propaganda bombardımanının yol açtığı zihin dokusu iflasına işaret söz sapkınlıkları...

1- İran'ın, Irak'a kara saldırısı düzenlemesiyle başlayan savaşta, İran hesabına bozgunculuk hareketlerine kalkışan;

2- Irak'ın ülke bütünlüğünü hedef alan her iki saldırıda, merkezi milli devlete karşı saldırganla işbirliği yapan;

3- 91 Saldırısından hemen sonra Başkan Bush'un radyo ve televizyon aracılığıyla verdiği, "Ayaklanıp, yönetimi devirin" emriyle ayaklanan;

4- Bozguna uğrama belirtileri ortaya çıkınca, vaktin Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın, Talabani'yle birlikte Ankara'da düzenlediği gizli toplantıya bir adamı vasıtasıyla katılıp, Irak Devlet Başkanını devirme maksatlı görüşmelerde bulunan;

5- Bozgun kesinleşince, hem Türk Milletinde, "Her iki ülkedeki bozgunculuğa karşı, millici Irak Yönetimiyle ittifak kurmalıyız" düşüncesinin oluşmasını engellemek, hem de her iki ülkedeki bozgunculuk hareketlerini kaynaştırmak için, muhtemelen Özal'la yapılan gizli toplantıda karara bağlanan, "soykırımcı canavar Saddam geliyor!" tiyatrosunu sahneleyip, on binlerce insanı Türk sınırına yığarak, psikolojik operasyon düzenleyen;

6- Hemen akabinde, Bağdat'ta yönetimle anlaşıp, bunu kameralar önünde Irak Devlet Başkanıyla el sıkışarak ilan eden, ama bir hafta sonra anlaşmaya hıyanet ederek bozan bu şahıs hakkında, Allah'ın Kur'anda verdiği "Enfal" hükmünü hatırlatmakla iktifa ediyorum.

Hararetle parmak kaldıran çiçekli gömlek giymiş beyefendi, evet?

- Siz totaliter düzen öneriyorsunuz!!

- Total futbol öneriyorum... Total kelimesinden ürkmeyin. Aile, toplum, millette fertlerden oluşan bir takımdır ve tıpkı belli bir otoritenin yönetimi altında önceden planlanmış bir sistemi uygulayarak başarılı olan tuttuğunuz takım gibi, varlıklarını amaca yönelik olarak ancak bir takım oyunu oynayabildikleri ölçüde sürdürebilirler, yoksa bütünlüklerini muhafaza edemeyip, dağılırlar.

Az-buz bir rakam değil, total olarak 100 trilyon hücreden oluşuyor vücut bütünlüğümüz. Her saniyede 10 milyonu ölürken, aynı görevi devam ettirmek üzere planlanıp, bilgilendirilmiş 10 milyon yeni hücre doğuyor. Bunlardan "biri" bile, "Ben öyle planlamaya gelemem. Hiç bir otorite bana görev dikte edemez. Çekirdek benim çekirdeğim, sitoplazma benim sitoplazmam, Bana ne vücudun bütünlüğünden? Bu vücuda bir kere geliniyor. içinde istediğim gibi gezer, tozar, keşfe çıkarım, kendi özgür irademle istediğim kadar salınıp, bölünürüm. Kimseye de hesap vermem. Çünkü ben kendi sitoplazması üzerinde duran, özgür bir hücreyim" demiyor.

Diyen hiç mi çıkmıyor peki?

Çıkıyor. O kendisini "demokrat hücre" zannediyor fakat, kanser... Vücut sağlamsa, bünyesinde yaratılıştan mevcut bir çeşit iç hizmetler kanununca, koruyup, kollama operasyonları düzenleyerek o çıkıntı hücreleri yok ediyor. Demek ki resmi total görmek lazım.

O halde, evin kapılarını, pencerelerini yerine takacağız, çatısını kapatacağız, sonra içinde nasıl yaşayacağımızı tartışıp planlayacağız. Ayakları üzerinde durmak dediğin böyle olur, öne doğru doksan derece eğilmekle değil.

Oo! Uyandınız mı? Buyrun, oturun. İyi dinlendiniz mi bari? Nasıl hissediyorsunuz şimdi?

- İyiyim. N'oldu böyle bana?

- Önemli değil, geçti. Olanca çıplaklığıyla önünüze getirip sununca, hakikatin Dolunay etkisine uğradınız!

Yüce SEL
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: YÜCE SEL - KONUŞMALAR   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
YÜCE SEL - KONUŞMALAR
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Evli Çiftin İlk Günkü Konuşmaları
» ~Ya Çok Şanslıyım Ya Da Çok Şanslıyım~
» BSKone KONTone 'den graffiti çalışmaları (türkiyeden)
» Ağlayan hurma kütüğü
» BEYİN LOBLARININ ÖĞRENMEDEKİ YERİ

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
AKINCILAR :: UMUMİ :: Siyaset :: İç Oluş-
Buraya geçin: