AKINCILAR

AKINCILAR FORUM
 
AnasayfaKapıGaleriAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: BU SAVAŞ YÜZÜNDEN GÖZÜNE UYKU GİRMİYOR   Çarş. Nis. 07, 2010 5:06 pm

[size=12]BU SAVAŞ YÜZÜNDEN GÖZÜNE UYKU GİRMİYOR[/size]
06.04.2010 10:58
ABD ile Çin arasında yaşanan 1. Ticaret Savaşı, Washington ve Pekin’in karşılıklı hamleleriyle zirveye ulaştı. Batı basını, Çin Dışişleri Bakanlığı’nın, Devlet Başkanı Hu Jintao’nun 12–13 Nisan’da Washington’da düzenlenecek nükleer güvenlik zirvesine katılacağını açıklamasını, tansiyonun düşmesi hatta buzların erimeye başlaması olarak değerlendiriyor. Ancak Washington ile Pekin arasındaki mücadelede zaman zaman tansiyon düşse bile siyasi ve ekonomik nedenlerden ötürü asla buzların erimeyeceği görülüyor.

[b]ABD Çin’e silah çekti
[/b]
Washington’un, Pekin’in bir parçası olarak kabul ettiği Tayvan’a Ocak ayında 6.4 milyar dolarlık silah satma kararı alması ABD-Çin 1. Ticaret Savaşı’nın kritik bir dönümü oldu. ABD Başkanı Obama’nın, Tibet ayrılıkçılığının lideri olan Dalay Lama ile görüşmesi ise ikinci kritik dönüm noktasını oluşturdu. 2009 yılı boyunca 1. Ticaret Savaşı’nda Pekin’e mevzi kaptıran Washington’un yanıtı gerek Tayvan gerekse Tibet üzerinden ayrılıkçılığa verdiği açık destekti. Daha net ifade etmek gerekirse, ABD açıkça Çin’e silah çekti!

Aslında ABD’nin 1. Ticaret Savaşı sürecinde ilk silah göstermesi, 5 Temmuz olayları olarak adlandırılan Sincian’daki kalkışmaydı. 5 Temmuz 2009’daki bu kalkışma, tıpkı daha önceki provalarında olduğu gibi Pekin yönetimi tarafından etkisizleştirilmişti.

Çin aynı kararlılıkla, ABD’nin Tayvan ve Tibet üzerinden silah göstermesine de pabuç bırakmayacağını ilan etti.

Çin Başbakanı Wen Jiabao, 22 Mart 2010’da Çin Kalkınma Forumu’nda “Ticaret ve para birimi savaşları zorlukları aşmamızı sağlamayacak, aksine işbirliğini geciktirecek” diyerek açıkça ABD’nin silah göstermesine meydan okudu!

Üstelik, ABD Deniz Kuvvetleri 27 Mart 2010’da yaptığı açıklamada, “Çin’in Tayvan yakınına uzun menzilli füze yerleştirdiğinden” şikayet ediyordu! Çin silaha karşı silah da demiş oldu!

[b]Ticaret Savaşı’nda neler yaşandı
[/b]
Çin, küresel ekonomik krizle birlikte çok sıkı bir “yeni korumacılık” anlayışı içine girdi. Çin Devleti çıkardığı ve de uyguladığı sert yasalarla, ülkesini yabancı şirketlere karşı korudu, daha açık ifade etmek gerekirse Çin Devleti yabancı şirketleri kontrol altına aldı!

Çin bu kontrol işini, “yerli inovasyon”, “patent kanunu”, “standart oluşturma” ve “onay süreci” diye özetleyeceğimiz dört yöntemle sağladı. Açalım:[b]
1.. Yerli İnovasyon
[/b]
“Yeni fikirlerin ticari bir yarara dönüştürülme süreci” olan inovasyon, Çin devleti tarafından 2009 sonbaharında politik bir hedef olarak belirlendi. Çin “yerli inovasyon” hedefiyle birlikte Çinli şirketlere vergi indirimleri uygulamaya, devlet teşvikleri sunmaya ve kamu ihalelerinde öncelik vermeye başladı. Bölge yönetimleri ve belediyeler, “yerli inovasyon” hedefi gereği, kendilerine bağlı kurumların alabileceği ürünler için listeler oluşturmaya başladılar. Değil yabancı şirket ürünleri, yabancı şirketlerin Çin’de ürettiği ürünler bile bu listelerde yer bulmakta zorlanıyorlar. Örneğin Şanghay’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font]n yayınladığı 500’lük listede sadece 2 yabancı şirketin ürettiği ürün yer bulabildi! (Businessweek, 28 Mart 2010)
Bu tür liste belirlemenin teknik olarak Dünya Ticaret Örgütü DTÖ kurallarının ihlali anlamı taşımadığının altını çiziyor Businessweek dergisi. Çünkü Çin, kamu tedarik politikalarıyla ilgili bir anlaşma imzalamadı henüz. Pekin’in bu anlaşmayı imzalayacağını söylemesi de yabancı şirketleri rahatlatmıyor çünkü Çin yönetimi, 15 yıllık geçiş dönemini anlaşmanın önkoşulu olarak dayatıyor. Üstelik kamu işletmeleri dışında hastanelerin, okulların da kamu tedarik listesine dahil edilmesi, yabancı şirketlere iyice kapıları kapatmış olacak.

ABD şirketlerinin Çin’in “yerli inovasyon” hedefinden duyduğu rahatsızlığın boyutu o kadar büyük ki, aralarında Microsoft, Boeing, Motorola, Caterpillar gibi en büyük şirketlerin yer aldığı yüzlerce çokuluslu şirket 26 Ocak 2010’da Beyaz Saray’a bir mektup yazdı. “Çin, yerel şirketlerinin ABD şirketleri karşısında güçlenmeleri için geniş kapsamlı politikalar geliştiriyor” saptamasıyla başlayan mektup şu temenni ile bitiyordu: “ABD Yönetimi’nin Çin’in ABD’li şirketler için büyük tehlike oluşturan politikalarına acilen eğilmesini istiyoruz”. (Businessweek, 28 Mart 2010)

[b]2.. Patent Kanunu

[/b]ABD’li şirketleri iş yapamaz duruma getiren bir diğer yeni gelişme de Çin’in Ekim 2009’da çıkardığı yeni bir patent kanunu oldu. Yeni kanun, kamu tedarikinden yararlanmak isteyen şirketleri, yurtdışından önce Çin’de patent ya da ticari marka başvurusu yapmaya zorluyor. Pratik olarak bu durum, Çin dışında geliştirilen bir ürünün Çin’de satışını imkânsız kılıyor. Ya da ürünü dışarıda geliştiren yabancı şirketin Çin’de satış yapabilmek için patenti serbest bırakmasını, dolayısıyla da Çin Devleti ile ticari sırlarını paylaşmasını zorunlu kılıyor.

Bir şikâyetin altına üstelik tek başına asla imza atamayacağını söyleyen bir ABD şirketinin yetkilisi, çaresizliklerini şu sözlerle aktarıyor Businessweek Dergisi’ne: “Çinliler kalkan tırnağı koparmak konusunda çok başarılılar”!

[b]3.. Standartlaştırma
[/b]
ABD’li şirketlerin yakındığı üçüncü gelişme ise Çin’in standartlaştırma yani kural koyma atağı. Businessweek dergisi, Çin’in her yıl cep telefonundan otomotive bütün sektörlerde 10 bini aşkın yeni standart geliştirdiğini belirtiyor. Çin’deki Avrupa Komisyonu delegasyonunun standartlardan sorumlu yetkilisi Klaus Ziegler, “dünyanın geri kalanında bu kadar standart geliştirilmiyor” diye şikâyette bulunuyor. (Businessweek, 28 Mart 2010)

Standartlar, batılı şirketleri öyle zor duruma sokmuş ki, şimdiden pazardan çekilen pek çok şirket olduğu belirtiliyor. Ya çekilmeyenler? Örneğin Alman Continental şirketi yeni çıkan bir standart gereği Çin’de sattığı tüm araba lastiklerini Çinçe yazı karakteriyle damgalamakla meşgul!

[b]4.. Onay Süreci[/b]

Batılı şirketlerin yakındığı dördüncü konu da “onay süreci”. Örneğin bir sigorta şirketi, Çin’de tek seferde yalnızca bir şube açabiliyor artık. Ve onay için en az 18 ay bekliyor! Bu süre, yerel sigorta şirketlerini batılı çokuluslu şirketler karşısında koruyor ve güçlendiriyor.

[b]Çin ASEAN ülkeleri ile serbest ticarete başladı[/b]

ABD’yi ve şirketlerini yalnızca yukarıda özetlediğimiz dört yeni durum endişelendirmiyor elbette. Bir diğer endişe kaynağı da Çin’in pasifikteki ekonomi yığınağı!

Çin ile Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliği ASEAN ülkeleri arasında serbest ticaret 1 Ocak 2010 itibariyle başladı. Yapılan anlaşmaya göre bu ülkeler arasında ithal edilecek malların yüzde 90’nına ithalat vergisi uygulanmayacak. Böylece ticaretin maliyeti düşecek ve hacmi büyüyecek. 2 milyar insanın yaşadığı ülkelerin bu anlaşması, bölgenin dünyanın en büyük serbest ticaret bölgesi olmasının ötesinde, siyasi anlamlar da taşıyor.

[b]Japonya ABD’den kopup, Çin’e yaklaşıyor[/b]

Çin Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliği ASEAN ile serbest ticarete başlarken, Doğu Asya ülkesi Japonya ile de hızla yakınlaşıyor. Japonya’nın ekonomik pozisyonu itibariyle ABD’den uzaklaşıp Çin’e yakınlaşması ise ABD-Çin 1. Ticaret Savaşı’nın çok önemli bir mevzisini oluşturuyor.

Bu tarihi gelişmenin sıçrama noktası 30 Ağustos 2009 seçimleriydi. Seçimlerde Japonya’yı 54 yıldır yöneten Liberal Demokratlar ve dolayısıyla ABD destekçiliği yenildi. İktidara Hatoyama liderliğindeki Demokratlar yani Asyacılar geldi. Öyle ki seçimleri kapaktan değerlendiren 5 Eylül 2009 tarihli İngiliz Economist Dergisi, “Japonya’da seçmenler bir partiyi değil, bütün bir sistemi yıktı” yorumunda bulundu!

Yeni yönetimin göreve geldiği daha ilk aylarda ABD’nin Okinawa Adası’ndaki kritik önem taşıyan askeri üssünü kaldırmak istemesi, değişimin ilk sinyaliydi. Aslında Japonya Başbakanı Yukio Hatoyama seçimlerden bir hafta önce New York Times’ta yayımlanan makalesinde işlerin hiç de eskisi gibi olmayacağını zaten ifade ediyordu. Hatoyama ABD kapitalizminin başarısızlığını eleştirdiği makalesinde, ABD’nin tersine çevrilemez bir gerileme içinde olduğunu vurguluyordu. Dikkat çeken bir başka konu da Hatoyama’nın AB’nin ilk dönemlerini model alan yeni bir Doğu Asya topluluğundan bahsedip, Çin’i anıp ABD’yi dışarıda bırakmasıydı! Nitekim sonrasında Japonya Dışişleri Bakanı Katsuya Okada, “yeni bir Asya çağının yaşanacağını” müjdelemişti.

[b]“ABD Çin’i durduramazsa, dünya liderliğini kaybedecek”[/b]

ABD Başkanı Obama 2009 Kasım’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font]nda Pekin’i ziyareti sırasında her ne kadar “iki ülkenin hasım olduğu anlayışı kader değildir” dese de, Çin-ABD 1. Ticaret Savaşı, siyasi bir savaş olarak da yorumlanıyor. “ABD ile ilişkilerimizdeki zorlukların sorumluluğu bize ait değil” diyen Çin Dışişleri Bakanı Yang Cieçi ise açıkça düşmanlığın adresini işaret ediyor! (AA 7 Mart 2010)

Kaldı ki ABD’nin tüm resmi ve gayri-resmi düşünce kuruluşları uzun zamandır Çin’e odaklanmış durumda. Hemen her raporun özeti şu şekilde: “ABD, 2025’e kadar Çin’i durduramazsa, dünya liderliğini kaybedecek!”

Şimdi ABD’nin saldırılarına karşı Çin’in ekonomik, siyasi ve askeri alanlardaki yanıtlarına bakalım.

[b]1.. Ekonomi

[/b]Yukarıda ayrıntılarını özetlediğimiz dört gelişme, Çin’in ekonomi kalesinin surlarını oluşturuyor. Kalenin girişinde ise Yuan-Dolar paritesi var.

Çin küresel krizle birlikte Yuan’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font] Dolar’a sabitleyerek, ABD ekonomisine önemli zararlar verdi. Washington yıl boyunca Pekin’den Yuan’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font] serbest bırakmasını istedi. Ancak bu konuda da Washington’un açmazda olduğunu düşünenler var. Örneğin Brookings Enstitüsü’nden Kenneth G. Lieberthal, Yuan’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font]n serbest bırakılmasının sonuca o kadar da etki etmeyeceğini söylüyor: “Yuan’da yüzde 20 oranında bir değer artışı, Çin’in ihraç ettiği ürünlerde kullandığı petrol ve demir gibi ürünlerde ithalat maliyetini azaltır en fazla. Bu da ABD’ye bağlı ürünlerin nihai maliyetlerinde çok küçük bir artış demektir”.

Çin’in ise henüz netlik kazanmasa da, yeni bir politik hamle olarak Hu Jintao’nun Washington ziyareti öncesinde Yuan’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font]n Dolar karşısında bir miktar değerlenmesine izin verebileceği konuşuluyor.

Kalenin temelini ise Çin’in üretim esaslı ekonomisi oluşturuyor. Çin küresel krize rağmen 2009’un son çeyreğinde yeniden çift haneli büyümeyi yakaladı ve yıllık büyüme oranını 8.7’ye çıkardı.

[b]2.. Siyaset
[/b]
Çin bir yandan ABD’yi bazı jeopolitik alanların dışına çıkarmaya çalışıyor bir yandan da ABD’nin boşaltmak zorunda kaldığı bu alanlara yerleşiyor. Pekin yönetiminin son yıllarda Güney Amerika ve Afrika ülkeleri ile imzaladığı anlaşmaların sayısına ve hacmine bakılırsa, alan savunmasının ne anlama geldiği anlaşılacaktır.

Keza Çin, Irak’a yoğunlaşan ABD’nin boşalttığı Ortadoğu alanlarına da konumlanıyor.

Çin-Rusya ilişkileri tarihinin en parlak dönemini yaşıyor. Geçen yıl imzalanan stratejik ortaklık aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi üyesi olan iki ülkeyi bir blok şeklinde ABD’nin karşısına dikiyor. Öte yandan 2011’de faaliyete geçecek Çin -Rusya petrol boru hattı, Washington’un Orta Asya politikalarına önemli darbe oluşturuyor.

Çin diğer yandan İran gibi ABD ile doğrudan karşı karşıya geldiği sorunlarda da Washington’a meydan okuyor. Çin’in Tahran politikasının temelini, ABD’yi “oyalayarak bıktırmak” oluşturuyor. Uzun süredir Washington’un İran’a yaptırım politikasının önünde duran Pekin, ABD’yi tam bir sinir harbinin içine çekti. Öyle ki, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Financial Times Gazetesi’ne göre, Çin’e enerji ve ticaret ortağı arıyor! Financial Times, sırf Çin İran’a yaptırımlara evet desin diye ABD’nin Suudi Arabistan’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font] Pekin yönetimine sunduğunu da yazdı. (Financial Times, 15 Şubat 2010)

ABD’yi iyice açmazlara sokan ve hatta kendi adına ticari ortak aratır duruma sokan Pekin yönetimi yeni ve ilginç bir hamle yaparak 31 Mart günü BM’nin İran’a yaptırımları içeren taslağını kabul etti. Ancak Çin’in diplomasi ustalığını bilen uluslararası kaynaklar, hamlenin sonrasını okumaya çalışıyorlar.
Reuters’te yayınlanan bir analizde dikkat çeken bir saptama var. Her ne kadar Çin, İran’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font] hedef alan taslağı kabul etse de, Pekin yönetiminin müzakereleri uzatıp İran’la kurduğu enerji ilişkilerini ve ekonomik ilişkileri tehdit edebilecek bir kararı engellemek için nüfuzunu kullanacağı belirtiliyor. (Reuters, 1 Nisan 2010)

Kaldı ki Reuters, üzerinde anlaşılan taslağın, yurtdışında daha fazla İran bankası açılmasına kısıtlama getirilmesini teklif etse de, İran’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font]n petrol ve doğalgaz sanayisine yaptırım uygulamasını öngörmediğine dikkat çekiyor!

Diğer yandan bugüne kadar İran’a yaptırım kararlarının da ciddi bir sonuç vermemesi Pekin açısından önem kazanıyor. Çin, BM Güvenlik Konseyi’nin Temmuz 2006’daki İran’a yaptırım içeren 1696 sayılı kararına da, Aralık 2006’daki İran’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font]n nükleer ithalatına ve ihracatına yaptırım uygulanmasını dayatan 1737 sayılı kararına da onay vermişti! Hatta Pekin 2007 yılında İran’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font]n silah ihracatına yasak getiren yaptırımları ve İran’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font] uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurmadığı için eleştiren yaptırımı da desteklemişti.

Ancak bu durum İran’[font:d822=Times New Roman TUR]ı[/font] hedefinden alıkoymadığı gibi, Pekin-Tahran çok boyutlu ilişkilerinin büyümesine de engel olmadı!

[b]3.. Askeri[/b]

Çin’in Rusya ile stratejik ortaklık kurması, geçen yıl tarihte ilk defa Rusya’yla ortak askeri tatbikat yapması, Şanghay İşbirliği Örgütü’nü kurması ve büyütmesi askeri kalesinin surlarını oluşturuyor.

ABD-Çin savaşının çok önemli bir cephesi haline gelen Afganistan’daki kötü gidişat, Washington ve NATO’nun günden güne kaygılanmasına neden oluyor. Ancak burada da Pekin’in politikası ABD’yi tam bir sarmala sokmuş durumda. ABD’nin Afganistan’da başarısı da başarısızlığı da Çin’e yarıyor.

New York Times yazarı Robert D. Kaplan bu gerçeği “Pekin’in Afgan kumarı” başlıklı makalesinde şöyle dile getiriyor: “Bölgeye kan ve para dökenler Amerikalılar ama işin kaymağını Çinliler yiyor. Amerikalılar askeri ve diplomatik çabalarını ülkeden bir an önce çıkmaya odaklandırırken Çinliler burada kalıp çıkar sağlamak istiyor”. ABD’nin El Kaide karşısında kazanacağı bir zaferin Pekin’in çıkarına olacağını belirten Kaplan, ABD ordusunun içinde bulunduğu durumu Roma İmparatorluğu ya da 19. yy İngiltere’sinin durumuyla karşılaştırıyor: “ABD dünyanın uzak bir yerinde intikam almak, isyanları bastırmak ve medeniyeti tesis etmek için uğraşıyor. O esnada diğer büyük güçler de kenarda bekleyip ABD’nin sunduğu kamu yararından bedavaya faydalanmak istiyor” (Robert D. Kaplan, The New York Times, 7 Ekim 2009). Son olarak, unutulmuş bir haber hatırlatalım. ABD’nin 2002 Afganistan müdahalesi haberini veren ajanslar, yanı sıra küçük bir haber daha geçiyorlardı: Üst düzey bir Çin heyeti, Afganistan’daki madenlerle ilgili kapsamlı görüşmeler yapmak için, ABD müdahalesinden hemen önce Kabil’deydiler.

NATO ve Afganistan demişken… Pekin Yönetimi, Moskova’nın NATO politikasını taklit etmeye başladı. Hatırlanacağı gibi Putin, Rusya-NATO Konseyi’ni oluşturarak hem NATO’ya kama gibi girmiş hem de NATO’nun işlevini zayıflatmıştı. Şimdi aynı politikayı Pekin izliyor. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ma Caoşü, 9 Şubat 2010’da yaptığı açıklamada, son dönemde NATO ile bazı temasları olduğunu hatırlatarak, ittifakla güvenlik, eşitlik ve karşılıklı yarara dayalı yeni güvenlik anlayışı temelinde eşit görüşmelere devam etmek istediklerini söyledi.

NATO’nun son yıllarda dönüşüm sürecine girdiğine ve yeni stratejik anlayışına uyum sağlamaya çalıştığına işaret eden Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ma, “NATO’nun dönüşüm ve düzenlemelerinin bölgenin ve dünyanın barışına ve istikrarına hizmet etmesini umuyoruz” diye konuştu. (AA 9 Şubat 2010)

[b]Sonuç yerine: Obama’ya parmak sallayan Çinli yetkili

[/b]Peki, Çin’i böylesi atağa iten, ABD’yle açıktan bir ticaret savaşı yapmaya götüren neydi?
Çin 30 yıl boyunca dünyanın atölyesi görevini gördü. Çinli üreticiler bugüne kadar ürettikleri Nike ayakkabının ya da Apple iPhone’un gerçek değerinin çok küçük bir parçasını alabiliyorlardı. Artık Çin tedarik zinciri oluşturmak ve marka şampiyonları yaratmak istiyor. Bilişim sektöründe öne çıkan Lenovo, otomotiv sektöründe öne çıkan Chery gibi örnekleri artırmak ve dünya pazarlarına marka satmak peşindeler.

Son 10 yılda inanılmaz büyüme rakamları yakalayan ve her yıl ihracat şampiyonu olan Çin’in ihracat ve sermaye fazlası, artık kendi yerel devlerini yaratmak isteyen Pekin yönetiminin, batılı şirketlere koşulsuz imkânlar sağlama polıtikasına son verdi. (Fareed Zakaria, Newsweek, 18 Ocak 2010)
Newsweek’e göre, son 30 yıl boyunca sermaye kaynağı, pazar, teknoloji ihracatçısı, hatta siyasi müttefik olarak ABD’ye ihtiyaç duyan Çin’in artık Washington’a ihtiyacı kalmadı! Öyle ki son Kopenhag İklim Zirvesi’nde, Çin Başbakanı Wen Jiabao’nun heyetindeki bir yetkilinin ABD Başkanı Obama’ya bağırarak parmak sallaması siyasi çevrelerce Pekin’in Washington’a meydan okuması olarak yorumlandı.

1 Kasım 2009 tarihli Economist dergisi, ABD-Çin ilişkilerine ayırdığı özel dosyasında şu gerçeğe dikkat çekmişti: “[font:d822=Times New Roman TUR]İ[/font]ki ülke arasındaki ilişki yeni bir soğuk savaş yaratıyor”.

Üstelik bu soğuk savaşın şimdiki periyodunda ABD’nin eli kolu bağlı durumda. Los Angeles Times Gazetesi’nden Nina Hachigian “ABD’nin yapacak bir şeyi yok” saptamasında bulunduğu makalesinde çaresizliğin altını çizdi. ABD’nin Çin’i hayırseverlik yapmaya zorlayacak gücü olmadığını ancak oynanacak bazı kartlarının olduğunu belirten Hachigian, “Obama yönetiminin Çin’in tavrını değiştirmek için yapabileceği en etkili şey Pekin’in bahane olarak ortaya sürdüğü engelleri ortadan kaldırmaktır” dedi. (Nina Hachigian, Los Angeler Times, 30 Eylül 2009)

Sonuç olarak ABD’nin tek kutuplu dünyası sadece 20 yıl dayanabildi!

Birinci Ticaret Savaşı’nın Pekin lehine ilerliyor olması ABD’yi diğer alanlarda da bir adım geri atmaya veya daha da saldırganlaşmaya itecek.[b]
Mehmet Ali Güller
Odatv.com[/b]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: ABD 3. DÜNYA SAVAŞINI BAŞLATTI   Paz Nis. 11, 2010 11:31 am

ABD 3. Dünya Sava??'n? ba?latt?

John Pilger
[url=mailto://www.johnpilger.com/]www.johnpilger.com/[/url]

Kar??n?zda 3. Dünya Sava?? haberleri: ABD Afrika’y? i?gal etti. Amerikan birlikleri Somali’ye girdi, sava? hatt?n? Afganistan ve Pakistan’dan Yemen ve ?imdi de Afrika Boynuzu’na yayd?. ?ran’a sald?r? haz?rl?klar? çerçevesinde, ‘s???nak patlatan’ bombalar?n Hint Okyanusu’ndaki Britanya adas? Diego Garcia’da bulunan ABD üssüne vard??? söyleniyor.
Gazze’de, ço?unlu?unu çocuklar?n olu?turdu?u hasta ve terk edilmi? halk, canice bir ablukay? güçlendirmek için in?a edilen Amerikan destekli yeralt? duvarlar?n?n ard?nda mezara gömülüyor. Latin Amerika’da Barack Obama yönetimi, Venezüella, Bolivya, Ekvador ve Paraguay’daki halk demokrasilerine kar?? y?pratma sava?? yürütebilmek için Kolombiya’dan yedi üs ald?. Bu arada ABD Savunma Bakan? Robert Gates, “genel Avrupa kamuoyu ve siyasileri sava?a o kadar kar?? ki, bar???n önünde bir ‘engel’ olu?turuyorlar” diye yak?n?yor. Unutmay?n ki kedilerin damlarda ba??rd??? ayday?z.

[b]Gerçek amaç hiç çekici de?il[/b]
Amerikal? bir generale göre Afganistan’?n i?gali, gerçek bir sava?tan çok bir ‘alg? sava??’. Bu nedenle, ‘Mercah kentinin geçenlerde Taliban’?n komuta-kontrol yap?s?ndan kurtar?lmas?’ tam bir Hollywood i?iydi. Mercah bir kent de?il; orada Taliban komuta kontrolü de yoktu. Kahraman kurtar?c?lar bildik sivilleri, yoksullar?n en yoksulunu öldürdüler. Bunun d???nda, ‘kentin kurtulu?u’ sahteydi. Bir alg? sava??n?n amac?, ülke içindekilere sahte hikâyeler sa?lamak, ba?ar?s?z bir sömürgeci maceray? zahmete de?er ve vatansever göstermek. Sanki The Hurt Locker gerçekmi? ve Woottoon Basset’teki bayra?a sar?l? tabutlar?n geçit töreni yapmas? sinik bir propaganda talimi de?ilmi? gibi...
Vietnam’daki askerler “Sava? e?lenceli” derlerdi, so?uk bir ironiyle, anlam? da ?uydu: E?er bir sava??n silah sanayi gibi kârl? fanatizmlerin davas?nda açgözlü gücü me?rula?t?rmak d???nda hiçbir amac? olmad??? ortaya ç?karsa, hakikatin tehlikesi kö?eden görünür. Bu tehlikeyi Britanya’n?n eski ba?bakana Tony Blair’e dair 1997’deki liberal alg?yla (Guardian’dan Hugo Young’a göre o, “ideolojinin tümüyle ‘de?erlere’ teslim oldu?u bir dünya yaratmak istiyordu), bugün kamuoyunun gözündeki yalanc? ve sava? suçlusunu k?yaslayarak örneklemek mümkün.

[b]Muhalefet art?k bir suç![/b]
ABD ve Britanya gibi Bat?l? sava?-devletleri Taliban veya ücra bölgelerdeki kendi içine kapal? ba?ka a?iretler taraf?ndan de?il, kendi vatanda?lar?n?n sava? kar??t? içgüdüleri taraf?ndan tehdit ediliyor. Geçen y?l?n ocak ay?nda Londra’da ?srail’in Gazze sald?r?s?n? protesto eden çok say?da genç insana kesilen a??r cezalar? dü?ünün. Paramiliter polisin binlerce insan? ‘kafesledi?i’ gösterilerin ard?ndan ilk yarg?lananlar, normalde söz konusu bile edilmeyecek ufak tefek suçlardan iki buçuk y?l hapse çarpt?r?ld?. Atlantik’in iki yakas?nda yasad??? sava?a ciddi muhalefet, ciddi bir suç haline gelmi? durumda.

[b]Yeni bir Harold Pinter laz?m[/b]
Di?er üst mevkilerdeki sessizlik bu ahlaki sefalete imkân veriyor. Sanat, edebiyat, gazetecilik ve hukuk alanlar?n?n her taraf?nda, Blair’in ve ?imdi de Obama’n?n enkaz?ndan alalacele ç?kan liberal seçkinler, Bat?l? devletlerin i?ledi?i suçlar?n barbarl???na ve hedeflerine yönelik kay?ts?zl?klar?n?, Saddam Hüseyin gibi kullan??l? ?eytanlar?n?n geçmi? kötülüklerinden dem vurarak geçi?tirmeye devam ediyor. Harold Pinter bu dünyadan ayr?ld?ktan sonra, ilkeleri ‘piyasa’ taraf?ndan tüketilmemi? veya ?öhretleriyle had?m edilmemi? ünlü yazarlar, sanatç?lar ve avukatlar?n bir listesini ç?karmaya çal???n.
Onlar aras?nda, yakla??k 20 y?l süren ölümcül abluka ve sald?r? s?ras?nda Irak’ta, tümüyle kasti ?ekilde i?lenen soyk?r?mdan söz eden kim var? Ve bu yap?lanlar?n hepsi kas?tl?yd?. 22 Ocak 1991’de ABD Savunma ?stihbarat Dairesi bir ablukan?n Irak’?n temiz su sistemini nas?l sistematik olarak çökertece?ine ve ‘salg?n olmasa bile, her geçen gün daha fazla hastal??a’ yol açaca??na dair detayl? ve etkileyici bir tahmin yay?mlam??t?. Yani ABD Irak halk?n?n temiz suyunu isteyerek yok etti: UNICEF’e göre, be? ya??n alt?ndaki yar?m milyon Irakl? bebe?in ve çocu?un ölümünün sebeplerinden biri buydu. Fakat belli ki bu a??r?l?kç?l???n bir ismi yok.
Yazar Norman Mailer vaktiyle ABD’nin sonu gelmez sava? ve hâkimiyet çabas? çerçevesinde bir ‘pre-fa?ist döneme’ girdi?ini söylemi?ti. Mailer tereddütlü görünüyordu, sanki kendisinin bile tam olarak tarif edemedi?i bir ?eye dair uyar?da bulunmaya çal???yordu. ‘Fa?izm’ do?ru tan?m de?il, zira hantal tarihsel örnekleri hat?rlat?yor, bir kez daha Alman ve ?talyan zulmünün ikonografisiyle birle?iyor. Di?er yandaysa Amerikal? kültür ele?tirmeni Henry Giroux’nun son dönemde i?aret etti?i mesele var: “Amerikan otoriterli?i daha nüansl?d?r, daha az teatraldir, daha kurnazd?r, bask?c? denetim modellerinden ziyade manipülatif r?za yarat?m yöntemleriyle daha ilgilidir.”

[b]Fa?izmden çok daha nüansl?[/b]
??te bu Amerikanc?l?k’t?r, yani bir ideoloji oldu?unu inkâr eden yegâne ya?mac? ideoloji. 35 bin Washington lobicisinin sat?n alabildi?i en iyi demokrasi yalan?n?n yan? s?ra çarp?tmaya ve aptalla?t?rmaya ayarl? bir popüler kültürün arkas?nda, kendi do?rultular?nda birer diktatörlük olan ahtapotvari ?irketlerin ve art?k devlet içinde devlet olmu? bir ordunun yükseli?i e?ine rastlanmam?? bir durum. Belki daha nüansl?, ama sonuçlar apaç?k.
ABD ve Britanya önderli?indeki abluka s?ras?nda Irak’taki üst düzey BM yetkilileri olan Denis Halliday ve Hans von Sponeck’in, tan?kl?k ettiklerinin soyk?r?m oldu?una dair zerre ku?kusu yok. Gaz odalar? görmediler. Sinsi, ilan edilmemi?, hatta rezil bir ?aka misali ayd?nlanman?n ilerleyi?i olarak sunulan bir 3. Dünya Sava?? ve insanlar? tek tek öldüren soyk?r?m? devam etti.
Britanya’da yakla?an seçim kampanyas?nda adaylar bu sava?a sadece ‘evlatlar?m?z?’ alk??lamak bab?nda at?fta bulunacaklar. Adaylar birbirinin neredeyse t?pat?p ayn?s? olan, ?ngiliz ve Amerikan bayraklar?yla kefenlenmi? birer mumya. Blair’?n fazlas?yla heves-kâr bir biçimde kan?tlad??? bir efsane mahiyetinde, Britanyal? seçkinler Ame-rika’y? seviyor, çünkü Amerika onlara tezahürat yap?p yerlileri bombalama, bir yandan da kendilerine ‘ortak’ deme imkân? veriyor. E?lencelerine bir son vermeliyiz.
(25 Mart 2010) Radikal
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: KARZAİ BİLE ABD'YE KAFA TUTMAYA MI BAŞLADI?   Perş. Nis. 29, 2010 5:08 pm

[size=18][b]Karzai ABD'yi oynatıyor[/b]


29 Nisan 2010


Taliban'la müzakere eğilimi nedeniyle Washington'la ters düşen Afganistan devlet başkanı, 'Ahmedinecad kartı'nı oynayınca ABD gerginliği artırmaktan vazgeçti. ABD'nin şimdilik Karzai'nin desteğine ihtiyacı olsa da ondan kurtulmak giderek kaçınılmaz hale geliyor


[b]MUHAMMED SAİD İDRİS [/b]

ABD yönetiminin ve hedeflerini gerçekleştirmek için bel bağladığı müttefiklerinin Afganistan’daki muhtemel başarısızlığını tesadüflerin somutlaştırdığını düşünmek zor. ABD Başkanı Barack Obama’yla Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai arasındaki anlaşmazlık 16 Mart’ta yaptıkları telefon konuşmasında derinleşmişti ve iki başkanın 29 Mart’ta Kabil’deki görüşmesi de bu anlaşmazlığı teyit etmişti.
ABD yönetimiyle Karzai arasındaki anlaşmazlık, Afgan liderinin 28 Ocak’ta yapılan uluslararası
Londra konferansının tavsiyelerine meyletmesine kadar gidiyor. Konferansta ‘Taliban’a el uzatılması’ önerilmiş; Obama’nın ‘irade kırma’ hedefiyle asker sayısını artırarak askeri çözüme yoğunlaşan stratejisinden çok siyasi çözüme odaklanılmıştı.

[b]Son noktayı Gates koydu[/b]
Taliban’a el uzatma stratejisi şu iki icraata yoğunlaşıyor: İlki savaşın durması, silahların bırakılması ve geniş bir kalkınma projesi kapsamında, Taliban saflarındaki gençlerin sivil hayata katılması amacıyla iş
imkânları oluşturması ve mali teşviklerde bulunabilmesi için Afgan hükümetine cömert yardımlar verilmesi. İkincisiyse, silahın bırakılması ve Kaide’yle ilişkilerin koparılması şartıyla siyasi uzlaşı sağlamak için Taliban’la diyalog kurulması.
Askeri araçlara yoğunlaşan hedeflerin gerçekleşmesiyse uzak bir ihtimal. Bununla birlikte, Londra konferansının tavsiyeleri doğrultusunda Taliban’la diyalog eğilimine giren Karzai’yle yaşanan gerilimin sebebi, Temmuz 2011’de başlayacak çekilme için bir takvim belirlenmesi olabilir. Obama’yla Karzai’nin Taliban’la diyalog üzerine yaşadığı anlaşmazlığın işaretleri, yukarıda sözü edilen telefon görüşmesinde teyit edildi. Bu görüşmenin ardından, Afganistan devlet başkanlığı ‘Karzai’nin Obama’yla video görüşmesi sırasında barışın ve ulusal uzlaşının hızlandırılması meselesini gündeme getirdiğini’ ifade etti. Ancak Washington’ın bazı Taliban üyelerinin silah bırakmaya ikna edilmelerini desteklemesine rağmen ‘Taliban liderlerinin ayağına gidilmesine temkinli yaklaştığı’ da belirtildi. Yani Washington Karzai’nin Taliban’la diyalog eğilimini sınırlamak istiyor.
Nihayetinde Karzai Taliban’la diyalog eğilimini ifade etmiş oldu ama ABD yönetimi de, Obama’nın sürpriz bir ziyaretle Kabil’e gelmesiyle eş zamanlı olarak bu eğilimi reddettiğini belirtti. ABD Savunma Bakanı Robert Gates Afgan hükümetine, daha fazla Amerikan askeri Afganistan’a varana dek muhalefet gruplarıyla müzakereleri askıya alma çağrısı yaptı. Gates muhalefetle diyaloğun yeni Amerikan güçleri bölgeye ulaşana ve somut zaferler elde edene kadar ertelenmesi talebini, ‘Taliban’ın ancak bu şartlar altında kazanma gücünden kuşku duymaya başlayacağı ve anlaşma imzalayacağı’nı söyleyerek gerekçelendirdi ve ‘durumun şu an Taliban liderlerini kaybedeceklerine ikna edecek kadar güçlü olmadığına’ işaret etti. ABD yönetimi Taliban’la diyaloğun kısa
bir süreliğine ertelenmesini ve önceliğin hareketi Washington’ın şartlarına boyun eğmeye zorlayacak askeri zafere verilmesini yeğliyor.
ABD başkanı Kabil’e geldiğinde aklında bu fikirler vardı. Ulusal Güvenlik Danışmanı General James Jones Obama’nın Kabil uçağında konuştuğu gazetecilere, başkanın yolsuzluk ve uyuşturucu ticaretiyle ilgili Amerikan taleplerini göz ardı ettiği için Karzai’ye karşı tavır alacağını söyledi. Obama-Karzai görüşmesinde bu durum bizzat görüldü; ABD başkanı Karzai’yi yolsuzlukla mücadeleye ve olgun bir yönetim şeklini derinleştirmeye teşvik etti. Obama Karzai’ye baskı yaptı ve onu aşağıladı. Aynı zamanda Bagram hava üssünde buluştuğu Amerikalı askerlere Taliban’ın Afganistan yönetimine dönüşünü engelleme sözü verdi, ‘onların Afganistan’daki misyonlarında başarı sağlayacaklarından emin olduğunu’ belirtti, Amerikan ordusunun Afganistan’daki ‘inanılmaz
çabalarından’ ve ‘verdiği ağır kayıplardan’ dolayı teşekkür etti.
Obama’nın ziyareti, Karzai’nin Taliban’la uzlaşı eğilimini reddeden Amerikan tutumunu teyit etti.
Sonuçsa ABD’nin beklediğinin tamamen tersi oldu. Zira Amerikalıları dehşete düşürecek derecede bir çatışma eğilimine giren Karzai, 70 Afgan milletvekiliyle özel görüşmesinde, yabancıların
Afgan içişlerine müdahalesi sürdüğü takdirde Taliban isyanının meşru bir direniş hareketine dönüşebileceği
uyarısı yaptı. Hatta, meclisin yeni seçim yasasını onaylamaması durumunda bizzat Taliban’a katılma tehdidinde bile bulundu.
Peki gerginliği artıran Karzai nereye gidiyor? Washington ondan kurtulmak zorunda mı kalacak, yoksa kendisi artık Amerikalıların Afganistan’daki egemenlikleri açısından mesafe kat etmek için sürdükleri ‘at’tan ibaret olmayacak mı?

[b]Molla Ömer’den ‘müjde’ [/b]
Karzai Amerikalıların zor durumda olduğunu bildiği gibi, önceki Afganistan işgallerinden ders çıkarmış durumda. Bu nedenle Amerikan eleştirilerine, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ı Kabil’e davet ederek yanıt verdi. Ahmedinecad, Kabil’deki başkanlık sarayından ABD’ye ve Orta Asya ülkelerinin iç işlerine müdahalesine karşı
en sert konuşmalarından birini yaptı. ABD’nin buna yanıtıysa Karzai’nin beklentileri doğrultusundaydı.
Ulusal Güvenlik Danışmanı Jones, 9 Nisan’da öncekinden farklı bir konuşma yaparak, Obama’nın
Karzai’yle Kabil’de akşam yemeği yediği için Afgan lidere şükranlarını ifade ettiği bir teşekkür mektubu gönderdiğini belirtti. Washington’ın tutumundaki bu değişim, ‘Obama yönetimi Karzai’yi ne zaman eleştirse Afgan devlet başkanının Amerikan taleplerine muhalefetinin arttığının’ itiraf edilmesi anlamına geliyor.
Washington, Karzai’nin desteğine ve halkın Taliban’a kaymasını engellebilecek türden kısmen istikrarlı bir yönetime ihtiyaç duyması nedeniyle Afgan liderle gerginliği artırmaktan vazgeçmek zorunda kalmış olabilir. Ancak bu hedeflere ulaşılmasının ardından, Afgan halkını kapsayacak yeni bir siyasi döneme başlamak amacıyla Karzai’den kurtulmak kaçınılmaz hale gelebilir. Ancak Taliban lideri Molla Ömer’in Kabil’le iyi niyet müzakereleri yapmaya hazır olduğuna dair haberler doğruysa, bu durum Karzai için beklenmedik bir müjde olabilir. (Kuveyt gazetesi Evan, El Ehram Stratejik Araştırmalar Merkezi Arap ve bölgesel araştırmalar
birimi başkanı, 23 Nisan 2010)
radikal[/size][/b]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Perş. Nis. 29, 2010 11:02 pm

[size=18] [b]ABD’de ayrılıkçı hareket

ABD'nin özellikle güney eyaletlerinde ülkenin merkezi yapılandırılmasından bunalan hareketler bağımsızlığa gidecek bir süreci başlattılar.

Çarşamba, 28 Nisan 2010

[/b]

[b]Chris Hedges[/b]
Ahlâki ve siyasi değişimi teşvik eden ayaklanma eylemi, şiddet dışı olmalıdır. Bu ülkede şiddet dışı en kudretli seçeneklerden biri de korporatif devlete kafa tutan, emperyal savaşlara son verilmesi çağrısını yapan, Teksas, Alaska ve Hawaii dâhil iki düzine eyâlette kaynamakta olan ayrılıkçı harekettir.
Bu hareketler her daim liberal değerleri benimsiyor değiller. Güney’deki gruplardan pek çoğu “yeni-konfederasyon” yanlısı; erkeklerden ve beyazlardan oluşuyor. Ayrılık için ülke çapında referandum yapılmasını isteyen ayrılıkçılar, kuvvet kullanımından yana değiller. Ancak federal yapı bağımsızlıklarını reddettiğinde, içlerinden bazılarının kuvvete başvurup başvurmayacağı henüz belli değil.
Bu gruplar, liberaller ve muhafazakarlar arasındaki eski çizgileri modası geçmiş ve anlamsız buluyorlar. Büyük şirketlerin bir darbe gerçekleştirdiklerinin farkındalar. Kalıcı savaş ekonomimizin, külfetli ve nâfile emperyal savaşlarımızın sürdürülemez olduğunu kabul ediyor ve Amerikan vatandaşlarının daha da fakirleştirilmesinin, Wall Street spekülatörleri ve kurumlarınca soyulmasının önüne geçmek için halk hareketi talep ediyorlar.
Vermont ayrılıçı hareketini kuran, Burlington’a 10 mil uzaklıktaki evinde bulunduğu sırada telefonla görüştüğüm Thomas Naylor’a göre “II.Vermont Cumhuriyeti’nin tanımlayıcı vasfı, biri ABD yönetimi diğeri kurumsal Amerika/şirketler dünyası olmak üzere iki düşmanın mevcudiyetidir.” “Biri ötekine sahiptir. Biz çay partisi gibi değiliz. Çay partisi hareketinin temel önermesi, sistemin onarılabilir olduğudur.”
Naylor, ulusun çöküşünün açık göstergelerini asık suratla bir çırpıda sayıyor: ABD, sanayileşmiş ülkeler arasında seçime katılım oranı en düşük olanlar arasında, sağlık hizmetlerinde eğitimde listenin en sonunda; cinayette, ölüm oranında, genç hamilelikte, gençler arasında cinsel yolla bulaşan hastalıkların yaygınlığında, kürtaj ve boşanmada ise liste başında. Amerikan ulusunun asla ödeyemeyeceği trilyonlarca dolar açığı var; sarsıcı bir gelir eşitsizliğine batmış halde; gezegenin en korkunç kirleticisi ve fosil yakıtların en açgözlü tüketicisi. Yaklaşık 40 milyon Amerikalı fakirlik içinde yaşıyor, on milyonlarcası fakirlik sınırında; kalıcı bir alttabaka ise yüzde 17’lik fiili işsizlik kapanında; iç patlama için bol miktarda yanıcı madde var.
Ayrılıkçı hareket, başta Teksas olmak üzere seçilmiş yetkililerin ayrılıkçı hissiyatla gitgide daha fazla uğraşmak zorunda kaldığı çeşitli eyâletlerde zemin kazanıyor.
Teksas Nederland’daki ev telefonundan kendisine ulaştığım Teksas Ulusçu Hareket’in lideri Daniel Miller “kurtarma operasyonlarından bu yana, Bush yönetiminin sona ermesinden kısa bir süre sonra, üyelerimizin sayısı muazzam arttı” dedi. “Teksas’ta, ilgisizliğe terk edilmişiz gibi bir his hâkim. Bütçelerini hal yoluna koyamayan eyâletlerin sağmal ineği gibi hareket ediyoruz. Teksas, bu Kongreyle, karbon salımı üst sınırı ve ticaretinden, yasadışı göçmenlerin sınırdışı edilmesi programına kadar kavşakta noktasında. Yasamadaki pek çok tasarı, buradaki insanlar için son derece nahoş. Bağımsızlık hissiyatı çok yüksek.
Yasama ve eyâlet başkentindeki hissiyat, ihtiyatlı iyimserliktir. Kamu desteğini daha somut şekilde görme ihtiyacına rağmen eyâlet idaresindeki pek çok kişi yaptığımız şeyleri destekliyor. Bu yüzden de “Kararı Teksas Versin” adıyla bir dilekçe kampanyası başlattık. 11 Ocak 2011’de Eyâlet Meclisi açılış gününe kadar bir milyondan fazla imza toplama niyetindeyiz.”
Naylor gibi Miller de korporatif devletin yapısını veya gücünü değiştiremeyeceklerini bir kez fark ettiklerinde, çay partisindeki pek çok kişinin ayrılıkçı harekete kayacağını umuyor. Teksas’taki kamuoyu yoklamaları, ayrılıkçıların eyâlet nüfusunun yüzde 35’nin desteğini aldığını gösteriyor. Vermont bu sayının çok gerisinde değil.
Kirkpatrick Sale ve Donald Livingston’la birlikte Duke Üniversitesi’nde 30 yıl ekonomi dersi veren Naylor, ayrılıkçı hareketin fikir babalarından biri. İkinci Vermont Cumhuriyeti web sitesinde, Secession News’de ve Middlebury Enstitüsü web sitesinde yazılarına ulaşılabilir. Naylor, ayrılığı ilk kez 1997’de yayınlanan “Downsizing the USA” başlıklı kitabında önerdi. Sale gibi o da “küçük güzeldir” sloganıyla ortaya çıktı. Naylor, eşiyle birlikte Vermont’un küçük Charlotte kasabasında yaşıyor.
II. Vermont Cumhuriyeti 2003 yılında ülke çapında yapılan savaş karşıtı protestolardan doğdu; solcu halkçılığını benimseyen bir hareket, ki genelde Ron Paul liberteryanizmine sapan ulusal hareketler arasında onu eşsiz kılmaktadır. Vermont hareketi, tıpkı Teksas ve Alaska hareketleri gibi, iyi örgütlü. Sürdürülebilir tarım, rüzgara ve suya dayalı enerji arzının savunuculuğunu yapan ve cemaatlerine kredi açacak yerel bankaların kurulması çağrısını yapan Vermont Commons adlı aylık bir gazete yayınlıyorlar. Ayrılıkçı olarak vâli adayı olan Dennis Steele, Vermont’lu müzisyenlere, gruplara buluşma yeri sağlayan ve de hareketin sesi Özgür Vermont Radyosu’nu (Radio Free Vermont) işletiyor. Teksas gibi Vermont da bağımsız bir cumhuriyetti fakat 4 Mart 1791’de birliğe katılma yönünde oy kullandı. II. Vermont Cumhuriyeti destekçileri, birliğe katılma yıldönümünü, üzerinde “Vermont” yazılı bir tabut eşliğinde Montpeiler’e, başkente ilerleyen bir cenaze alayı düzenleyerek anıyorlar. Vermont’taki ayrılıkçı adaylar şu an vâlilik, vâli yardımcılığı için yarışıyor; Senato’da sekiz, Temsilciler Meclisi’nde iki sandalye’ye adaylar.
Sale, Naylor’la yakın çalışma içinde. Charleston, S.C’deki evinden telefonla görüştüğüm Sale, “hareketin özde anti-otoriteryan” olduğunu söylüyor: “Liberteryanları, anarşi hareketi mensuplarını içeriyor. Geleneksel terimlerle ifade edildiği takdirde, bu insanlar sağcı ve solcu olarak tanımlanmaktadır fakat anti-otoriteryanizm şemsiyesi altında bir araya geldiler. Sağın ve solun artık bir anlamı yok.”
Hareket, haklı olarak, korporatif devleti, ekonomiyi, seçim ve hukuk sistemini ifsat eden öyle ki geleneksel yollarla mağlup edilemeyecek bir güç olarak görüyor. Tabiata ve insana, tükenene dek yahut çöküş yaşanana dek kullanılacak emtia nazarıyla bakan korporatif devletin Amerikan ulusundan parçalar kopardığını ve gezegeni dönüşü olmayan krizlere sürüklediğini de biliyor. Korporatif devletin ancak ve ancak şiddet dışı radikal ayaklanma formlarıyla ve ABD’nin tasfiyesiyle parçalanabileceğini savunuyor. Bir ayaklanma hareketi olarak birçok niteliğe sahip.
Naylor’la konuşurken “bu savaşları durdurmamızın tek yolu, savaşın masrafını karşılamaya son vermemizdir” dedi: “Vermot, Pentagon bütçesine yılda 1.5 milyar dolar katkı veriyor. Bu savaşlara destek vermeyi istiyor muyuz? Eğer istemiyorsak, çıkalım. İki gâyemiz var. Birincisi, Vermont’u bağımsız cumhuriyet statüsüne geri döndürmek.İkincisi, imparatorluğun barışçıl yoldan tasfiyesi. Bu gâyelerin karşılıklı olarak tamamlayıcı olduğunu düşünüyorum. Amerikan yönetimi ahlâki otoritesini kaybetti. Fena halde yozlaştı. Wall Street ve kurumsal Amerika’nın mülkiyetinde, kontrol ve idâresinde. Dış politikası ise İsrail lobisinin denetiminde. İktisâdi, âhlâki, askeri, sosyal ve çevresel bakımdan sürdürülebilir gibi değil. İdâre edilemez dolayısıyla da onarılamaz bir halde. Mesele şu: Titanik’le batmaya devam mı edeceksiniz yoksa başka seçenek mi arayacaksınız?”
Hareket liderleri, bu hissiyatın örgütte başka her şeyden daha baskın olduğunu kabul ediyor. Yeni gruplar hızla çoğalıp yayılmıyor ve eski birkaç grup, liderlik ve destek yokluğundan dolayı kapandı. Fakat gittikçe daha çok sayıda Amerikalının bu fikirlere açıklık sergilediğinde ısrar ediyorlar. Ülke çapında gruplara hitap eden Sale “grupların sayısı, kongrelere başladığım zamanlarda ümit ettiğim kadar artmadı” diyor. Ama “kişi sayısı, web sitelerin sayısı, kendine gelen liberteryanların sayısı büyük bir artış kaydetti. Ron Paul’ün muamelesinden dolayı hayal kırıklığına uğrayan pek çok kişi, Liberteryan parti veya bir Liberteryan Cumhuriyet olamayacağı sonucuna vardı. Şimdi ayrılığı konuşmaya başladılar” diye ilave ediyor.
Sale “ayrılıkçılar, militarist olmama hususunda çok dikkatli olmalıdır” diye uyarıda bulunuyor: “Silahla kazanılmaz bu. Ayrılıkçılığınızda ısrarlı olabilirsiniz ama silah taşımakla olmaz. Çay partisi ahalisi, silahlarla neyi elde edeceğini düşünüyor? bilmiyorum. Sanırım, federal hükümete karşı bir bildiri ve Obama’nın silahları kontrol etmek üzere olduğu korkusu bu. Bireysel hakların ileri sürülmesi gibi duruyor. Ama çay partisi ahalisi, görüşlerini karşı tarafa nasıl ileteceğini daha kavramış değil.
Cumhuriyetçileri veya mâlum muhafazakarları seçip Washington’a gönderebileceklerine ve etkide bulunabileceklerine inanıyorlar sanki Washington kültüründen ve gitgide büyüyen ve daha da büyüyecek olan devlet yönetiminin kendine has özelliklerinden kaçabilirmişsiniz gibi. Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerini seçmek, sistemin vasıflarını değiştirmeyecek.”
En acil problem, ayrılıkçı hareketin içerisinde kendisini konferede bayrak olarak takdim eden, toplantılarına iç savaş sırasında güney eyâletlerinin marşı olan Dixi söyleyip, iç savaştan önceki köleci kültürü göklere çıkararak başlayan güneyli ayrılıkçılar da var. Mesela Southern National Congress - ve Southern Poverty Law Center’ın “ırkçı nefret grubu” olarak etiketlediği - daha radikal League of the South gibi güneyli ayrılıkçı gruplar, tartışmasız beyaz ve erkek gücünün geri dönüşünü açıkça kabul etmektedirler. Hareketin bu yönü, Naylor, Sale ve Miller’i son derece rahatsız ediyor.
Ama şu var ki, tüm bu grupların iyice kavradığı bir şey varsa o da Amerikan imparatorluğunun bittiğidir. Artık sürdürülemez. Barışçıl yollardan ayrılmamız, yeni bir tevâzu ile konuşup yeni bir sâdelik içinde yaşamamız gerektiğini yahut da sapık bir Hıristiyan faşizmini, acımasız bir polis devletini ve öldürücü bir şiddeti tetikleyecek bir ekonomik çöküşe şahit olacağımızı kavramış durumdalar.
Naylor “imparatorluğu yere serecek muhtemel üç ya da dört senaryo var” diyor: “İhtimallerden biri, İran’la savaştır. Bir diğeri Çinlilerin Hazine bonoları satın alımına son vermeleri. Bunlar olmasa bile, ülkenin altyapısı şu an zevâle uğruyor.Ağır işleyen bir süreç bu. Ve ekonomiyi onaramazlar. Onarılabileceğini söylemek, göz bağcılığıdır. Altın fiyatları işte bu yüzden çok yüksek. Ekonominin durumu ve savaşları sona erdirmede sergilenen acziyet bizi yere sermeye yeter. Emperyal genişlemeden kaynaklanan aşırı gerilimden kaçış yok artık.
[b]
Dünya Bülteni için çeviren: M. Alpaslan Balcı[/b]

[/size][/b]

[/b]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Perş. Nis. 29, 2010 11:56 pm

[size=18]ABD'nin parçalanması mukadder. Tabi neticesi, ABD'nin domine ettiği dünya dengelerinin de.

Sonrası?

İşte bütün mesele. Dünya yeni bir sisteme gebe. BU sistem çökerken, yumurtaları bu sepete konulanlar da gidecek.

Mesele, BAtı'ını kendisiyle beraber dünyayı da sürüklediği ruhî buhran ki, bu buhranı atlatmak maksadıyla giriştikleri büyük savaşn 2.si akabinde, Amerika gibi bir yeni yetmenin liderliği devralmasıyla, BAtı, bu günlere gelebildi. Şimdi ABD de artık o bayrağı taşıyamaz oldu. Takati bitti.

Dikkat ediyor musunuz, tüm dünyada herkes kendi iç düzeni peşinde. Amerika'da Obama'nın gelişi, Türkiye'de Anayasa meselesi vs. Dünya üzerindeki genel görüntü, ülkelerin, alakalarını daha çok içeriye, kendi iç nizamlarını yeniden yapılandırmaya teksif ettikleri.

Kısaca, herkes can derdinde ve kelin merhemi olsa hesabında.

Bu ortamlar, bizim gibi birilerine dayanarak ayakta kalmaya çabalayan ülkelerde, ihtilal durumunu gündeme getirir. Ol sebeple, AKP'nin yamış olduğu operasyonlar karşısında çok ağır bedel ödeyeceğini söylemek kehanet olmaz. işbirlikçilik faturası kendisine kesilecek zira. Bu da AKP'nin yanlış zamanda, yanlış ata oynamasından.. Güya reelpolitikçiler ya arkadaşlar.

İktidar hırsı da diyebiliriz. Ki, her ne olursa olsun iktidar olma hırsı bizde de olsaydı, burda değil de orda olabilirdik. Çok şükür, burdayız. Ve sabrımızla göreceğiz ki, bu iktidar hırsına kapılarak bütün değerlerini pazara çıkaranlar, o pazarda çürük kasasına ayrılacaklar.

Dünya değişiyor, her şeyin yıkılması için, bir şeyin yıkılması yeterli. Mana aleminde o şey yıkıldı. İş artık bu yıkıntıların zahir olmasında. Genel geçer şeylere bakarak, Amerika'ya güvenerek operasyon yapmaya kalkanlar, Amerikayla beraber tarihin çöplüğündeki yerini alacaklar.[/size]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: FIRTINA VE SEL AKINCILARI ABD'Yİ VURDU   Ptsi Mayıs 03, 2010 8:35 pm

ABD'nin doğu-güneydoğu kesiminde yer alan Mississippi ve Tennessee eyaletlerinde, fırtına ve sellerden ölenlerin sayısı 22 oldu.




Yetkililer, Cumberland Nehri'nin su yüksekliğinin 3 buçuk metreye çıktığını ve ölü sayısının artabileceğini söyledi.

Evinden olan binlerce kişinin, acil durum barınakları ve okullarda kaldığı belirtildi.

Yağışların bugün durduğu, ancak sel sularının temizlenmesinin haftalar alacağı kaydedildi. Bölgede etkili olan fırtına ve sellerden binlerce evin zarar gördüğü tahmin ediliyor.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: ABD'NİN GERİ ADIMLARI   C.tesi Ekim 09, 2010 3:14 am

ABD 'büyük oyuna' son mu verdi?

ABD Orta Asyada oynadığı büyük oyunu sonlandırdı mı? İşte ABD'nin büyük oyuna son verdiğinin işaretleri...
09 Ekim 2010, 00:04
Anadolu Haber

The New Republic


Sovyetler Birliği'nin yıkılışından bu yana Orta Asya ve Kafkas ülkeleri için yaşanan ABD-Rusya rekabeti, Obama'nın ABD Başkanı olmasıyla yeni bir döneme girdi. Ancak genel tabloya bakıldığında, işlerin Obama için iyi gittiği söylenemez.
Geçtiğimiz yaz Kırgızistan’da baş gösteren şiddet olayları ABD'nin büyük oyuna son verdiğinin işareti olabilir. Obama yönetimi, Kırgızistan’da neredeyse kontrolün ortadan kalkmasına neden olaylara müdahale etmekte hiç acele etmedi. Bu durum, 2005 senesinde Özbekistan’da yaşanan katliama hemen müdahale eden Washington’un o dönemki tavrıyla taban tabana zıt.

Kâğıt üzerinde, Obama yönetimi Rusya’nın Orta Asya’da bir etki alanı oluşturmasını istemiyor. Ancak Kırgızistan’da yaşananlar Beyaz Saray'ın bu aşılmaz çizgiden geri adım attığına işaret ediyor. Eğer bu trend devam ederse, Washington’un Orta Asya’da Kremlin’e boyun eğmesi, büyük güçlerin birbirlerinin arka bahçesini yavaşça arşınladığı, oldukça riskli bir döneme girmemize neden olabilir.

Ne olduğunu anlayabilmek için, ABD’nin politikalarının 1991’den beri nasıl değişim gösterdiğine bakmakta yarar var. Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra ABD’nin Orta Asya’da ve Kafkaslardaki yeni sekiz cumhuriyetle nasıl bir ilişki kuracağını gösteren şey, Beyaz Saray'ın Moskova’ya yönelik tavrıydı. Bu, Rusya’nın komünist diktatörlükten serbest piyasa ekonomisine geçeceği evrimi yumuşatmaya söz vermekti.

BATIYA BAĞLANAN ENERJİ KOLLARI

Rusya Federasyonu’nda patlak veren iç savaşların başlamasıyla Kazakistan ve Türkmenistan, Washington’a doğalgaz ve petrol ihracında sıkıntı yaşadığı şikâyetinde bulundu. Azerbaycan’daki hükümetler arka arkaya çökerken, günlük kargaşalarda Rusya’nın parmağı olduğuna dair deliller ortaya çıktı. Bunun üzerine, Clinton yönetiminin dış politika ekibinden bazı isimler, Rusya ile daha mesafeli olunması gerektiğini belirtti.

Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilisi Sheila Heslin, Washington’un Moskova üzerindeki yaklaşımının, aslında ortadan kaldırmak istediği politikaları cesaretlendirdiğini, Rusya’nın komşularının egemenliğine saygı göstermeye zorlandıkça otoriter yapısını kaybedeceğini belirtti. Yapılması gereken şey Orta Asya ve Kafkaslardaki cumhuriyetleri güçlendirmekti.

Heslin’in bu görüşü destek topladı ve bu büyük değişim, en iyi Türkiye tarafından algılandı. Ankara, Washington'ın bu girişimi sonrası birçoğu etnik Türk olan Orta Asya ve Kafkaslardaki ülkeleri, NATO şemsiyesi altına almak amacıyla kucak açtı. Görünüşte El Kaide’yi hedef alan ancak gerçekte Rusya’nın nüfuzuna zarar veren ABD askeri üsleri ise, dönemin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’ı kızdırdı.

OBAMA’DAN GERİ ADIM

ABD’nin bölgedeki varlığından ve Gürcistan’a silah satışından memnun olmayan Putin, 2008’de Tiflis’le savaşa girerek Washington'a yeni bir sinyal gönderdi. Bush yönetimi, bölgedeki hedefinden vazgeçmezken, Obama yönetimi Büyük Oyun’da geri adım atmaya başladı. Kırgızistan, Rusya ile başlatılan daha sakin bir diyalog ve üst düzey işbirliğinin en son örneği. Dahası, Obama, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne konuşlandırılacak füze savunma sisteminden ve Gürcistan’a yeni bir silah satışı düşüncesinden vazgeçti

Obama’nın amaçları ise açık: Silah kontrolü anlaşmaları yapmak, Afganistan’da zafer kazanmak ve İran’ın nükleer silahsızlanmasının önüne geçmek. Bu amaçların tümünde Rusya önemli rol oynuyor. Rusya ile ilişkilerin sıfırlanması, savaş uçaklarının Kuzey Kutbu’ndan Kırgızistan'a uçmasına, Afganistan’a Rus askeri helikopterlerinin satılabilmesine ve İran üzerinde daha sıkı bir mali kontrol yapılmasını sağladı.

Dahası, 1990’ların aksine Obama’nın ekibi Orta Asya’da büyük güç rekabetinin modasının geçtiğine inanıyor. Heslin’in politikası, Orta Asya ve Kafkas ülkelerine Moskova’dan bağımsız finansal kanallar sağlamaktı. Alternatif piyasalara ulaşan enerji hatlarının, özellikle de Kafkaslardan Türkiye’ye uzanan Bakü-Ceyhan petrol boru hattının inşa edilmesi bu politikanın kalbini oluşturuyordu.

Başkan Obama, yeni politikasının nihayetinde bir tercih yapmasını gerektirdiğinin farkına varmalı. Büyük Oyun’un önemini azaltarak elde edilen jeopolitik kazançlar önemli ancak ABD’nin “ellerini çekme” politikasının maliyeti de oldukça yüksek.

Kısaca, sıfırlama politikası önemli bir geri adım oldu. Washington Orta Asya'daki politikalarını yeniden belirleyerek, bölgedeki siyasi ve ekonomik bağımsızlığın, koruyuculuğun ABD'ye kazandırdığı itibarı kaybetti
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   C.tesi Ekim 09, 2010 3:15 am

ABD'nin geri attığı adımlar, gerçekte ne mana ifade ediyor acaba?
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   C.tesi Ekim 09, 2010 2:12 pm

ABD şimdi de gözünü Bangladeş’e dikti
09.10.2010 - 08:00 Yazdır Arkadaşına gönder ABD, Bangladeş’e NATO gücüne askere destek sağlayarak Güney Asya’da birlikte hareket etmeyi önerdi. Bangladeş ise içinde Afganistan’a asker gönderilmesini de barındıran teklifi reddetti.

Bangladeş Dışişleri Bakanı Dipu Moni, ABD’nin NATO’nun askeri ihtiyaçları doğrultusunda Afganistan’da görev yapmak üzere Bangladeş’ten asker talep ettiğini açıkladı.

Görüşme Moni ile ABD’nin Afganistan ve Pakistan Özwl Temsilcisi Richard Holbrooke arasında yapıldı. Bangladeş hükümeti, Holbrooke’un asker konuşlandırılması, ekonomik destekte bulunulması ya da kolluk kuvvetlerinin eğitilmesi alanlarında Bangladeş’in yardımına ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Bangladeş’in 160 milyonluk nüfusuyla NATO’ya destek veren ikinci, dünyanın ise yedinci en kalabalık ülkesi olması sebebiyle Bangladeş’in NATO’ya yeşil ışık yakmasının önemli olduğu belirtiliyor.

Bangladeşli yetkililer NATO’nun Batı güçlerini 2011 yazından önce Afganistan’dan çekmeyi planladığını, boşalan mevzilerin Asyalı askerlerle doldurulmak istendiğine dikkat çekerek Bangladeş’e götürülen teklifin zamanlamasına dikkat çekti.Bangladeş’in Müslüman ağırlıklı bir toplum olmasının Bangladeşli askerlerin Afganistan’da alacağı görevlerde etkili olacağı da vurgulandı.

Bangladeş’teki çok sayıda siyasi parti, Afganistan’a asker gönderilmesine karşı olduklarını dile getirdi. Bangladeş Komünist Partisi, Bangladeş halkının ABD’nin bu küstahça oyununa gelmeyeceğini, NATO’nun kirli planlarına alet olmayacağını belirtti.

Teklifin ABD tarafından gündeme getirildiği günlerde tarafsız tavrını koruyan Bangladeş yönetimi de birka gün önce NATO gücüne katılmayı reddetti. Bangladeş’te yayımlanan Samakal adlı gazete, Bangladeş Başbakanı Sheikh Hasina’nın “Afganistan’a asker göndermeyeceğiz” dediğini bildirdi.

Bangladeş ABD’nin teklifini kabul etseydi, bu NATO’ya asker sağlayarak yardım eden kırk sekizinci, ve Asya-Pasifik bölgesinden Güney Asya’da NATO güçlerine destek sağlayan yedinci ülke olacaktı.

ABD Bangladeş’te çalışıyor!
Pentagon, Bangladeş Silahlı Kuvvetleri’ni kendi politik yörüngesine çekmek için geçen yıldan beri yoğun çaba içerisinde. Geçen yıllarda ABD ve NATO, Bangladeş’in, Batı’nın askeri gücüne katkıda bulunmasını sağlamak amacıyla ülkede etkinliklerini yoğunlaştırmıştı.

12 Mayıs’ta Bangladeş’te bazı uzmanlar, askeri personel ve eski hükümet görevlilerinin katılımıyla “Yeni Güvenlik Düzeni’nde NATO’nun Rolü” başlıklı bir toplantı düzenlenmişti.

Kuzey Irak’taki NATO gücünün eski komutanı, dünyanın en büyük deniz filosu olan yedinci filonun generali ve Stratejik Planlama ve Politika Direktörü olmak üzere üst düzey üç ABD’li komutan geçen Kasım ayında Bangladeş’i ziyaret edip bazı temaslarda bulunmuştu.

İlki Kasım ayında gerçekleşmek üzere ABD ve Bangladeş silahlı kuvvetleri birlikte dört adet ortak tatbikat düzenlediler. Bu tatbikatlar sırasında ABD, Bangladeşli komandolara yoğun eğitimler vermişti.
(soL - Dış Haberler)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: İKTİSADİ ÇÖKÜŞ DURDURULAMIYOR   Cuma Ekim 15, 2010 10:16 pm

Bir ay içinde 100 bin eve el koydular
15.10.2010 - 11:08
ABD'de, emlak kredisinin ödenmemesi nedeniyle bankaların son bir ay içinde 100 bin eve el koydukları açıklandı.

ABD'de bankaların geçen ay 100 binden fazla eve el koydukları belirlendi. Bunun, ekonomik krizin başlamasından bu yana görülen en yüksek rakam olduğu açıklandı.

Bankaların el koyduğu konutlarla ilgili olarak ortak bir soruşturma başlatıldığı, bankalar ve emlak kredi kuruluşlarının evlere doğru prosedürler sonrası el koyup koymadıkları incelendiği belirtildi.

Bir süre önce birçok emlak kredi kuruluşu yetkilisinin, evlere el konmasıyla ilgili olarak okumadıkları binlerce belgeye imza attıkları ortaya çıkmıştı.

Amerika Birleşik Devletleri'nde 2007 yılı Aralık ayından bu yana iki buçuk milyon eve, sahipleri kredi borçlarını ödeyemedikleri için el konmuştu.

(soL - Dış Haberler)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Salı Ekim 19, 2010 3:04 pm

ABD'de artan sayıda vatandaşa sağlık sigortası verilmiyor
Vaşington, 14 Ekim 2010 (Prensa Latina) Geçtiğimiz yıl boyunca sağlık sigortası şirketleri, 257 bin ABD vatandaşına geçmiş sağlık sorunlarını bahane ederek sigorta yapmayı reddetti. ABD Kongresi'nin konu hakkında yaptırdığı araştırmanın sonuçlarına göre bu rakam geçen yılın neredeyse iki katı.

Democracy Now radyo ve televizyon programına göre, başlıca sigorta şirketleri Aetna, Humana, United Health Group ve WellPoint 2007'de de 157 bin başvuruyu, 'hamilelik' de dahil olmak üzere çeşitli sebeplerle reddetmişlerdi.

Sigorta şirketlerinin başvuruları klinik verilere dayanarak reddetmesini yasaklayan yeni bir yasa ise 2014 yılına kadar hayata geçmeyecek.

ABD Kongresi Başkan Barack Obama'nın sağlık reformunu bu yıl kabul etmişti. Bu kapsamda sağlık sigortası olmayan 32 milyon vatandaş sigorta kapsamına alınacaktı. Ancak sol kanat örgütler bu reformu yetersiz buluyorlar.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
GÖLGE



Mesaj Sayısı : 1231
Reputation : 36
Kayıt tarihi : 16/05/09

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Salı Ekim 19, 2010 4:47 pm

[size=18]Cin den ve Arap sermayesinden Alinan Borclarla ayakta kalan Emperyalizm,Sömürüsünün karsiliginda,sermayeyi eritiyor.ABD kendi ekseni etrafinda tüm ülkeleri Borc batagna sokarak ayakta duruyor.
ABD nin aciklarini ve sermayesini CIN ile Arap ulkelerinin birikmis sermmayesi olusturuyor.
ABD borc batagindayken AKP iktidari borc bataginda degilmi????
Onlarda ayni borc batagindalar.Hic ic ve Dis borclanma,Dis ticaret aciklarindan bahseden varmi???
Bütcenin gecmis senelerden hic fazla vermeyen yönünü biliyoruz.Yillardir Borclanmaya dayali bütce olusturuluyor.Yine bu yil Bütceleme döneminde de ayni borclanma caktirmadan yapilip gecilecek.

Milleti Borcun altinda ezmenin yolu bol bol Kredi vermektir.Sömürü,Faiz tekelinde isletilmektedir....

AKP ile Devam ettikce bunlara da devam edilecek.......
[/size]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: ABD SEÇİMLERİ   Perş. Kas. 04, 2010 12:47 pm

Obama’ya büyük darbe
04.11.2010 - 07:30 Yazdır Arkadaşına gönder ABD'de düzenlenen ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi çoğunluğunu Demokratların elinden almasıyla Obama yönetiminin ciddi bir darbe yediği konuşuluyor.

ABD’deki ara seçimlerin resmi sonuçları açıklandı. Demokratlar Temsilciler Meclisi'ndeki çoğunluğu kaybederken, kan kaybı yaşamalarına rağmen Senato'daki üstünlüklerini korudu.

ABD vatandaşları Salı günü yapılan ara seçimlerde, Kongre'nin alt kanadı 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi'nin tamamını, 100 sandalyeli Senato'nun 37 sandalyesini ve 37 eyalette göreve gelecek valileri belirlemek üzere sandık başına gitti.

Seçimler öncesinde Senato'da Cumhuriyetçi senatör sayısı 41 iken bu rakam Demokratlar'da 59 idi. Demokratlar ellerinde bulundurdukları Pennslyvania, Indiana, Illinois, Arkansas, Kuzey Dakota ile Arkansas eyaletleri senatörlüklerini Cumhuriyetçilere kaptırırken, Cumhuriyetçilerin ellerinde bulundurdukları hiçbir yerde seçimi kazanamadı. Demokratların Senato'daki sandalye sayıları 53'te kalırken, Cumhuriyetçiler 46 sandalye sahibi oldu.

435 koltuklu Temsilciler Meclisi'nde Cumhuriyetçiler 245, Demokratlar ise 190 sandalye kazandığı duyuruldu.

Demokratlardan 19, Cumhuriyetçilerden ise 18 senatörün koltuğu 6 yıllığına tekrar yenilendi.

Obama'nın senatörken elinde bulundurduğu Illinois eyaletine ait sandalyenin Cumhuriyetçilerin eline geçmesi dikkat çekti. Demokratlar ise, kritik eyaletler arasında yeralan Nevada, West Virginia ve California'yı kazanarak, Senato'daki çoğunluklarını Cumhuriyetçilere kaptırmamış oldu.

Cumhuriyetçiler Valilik seçimlerinde de büyük başarı gösterdi. Demokratların, Cumhuriyetçilerden sadece California valisi Arnold Schwarzenegger'den boşalan koltuğu kazandığı görüldü.

Cumhuriyetçiler, daha önce Demokratların elinde olan 10 eyalette seçimleri kazandı. Seçimlere giren 37 eyaletin 1’inde bağımsız aday, 17’sinde Demokratlar ile 29’unda Cumhuriyetçiler galip oldu.

California marihuanaya “hayır” dedi
Ara seçimler kapsamında, California'da marihuana kullanımının yasal hale getirilmesini öngören yasa teklifi de halkın oyuna sunuldu."Proposition 19" adı verilen yasa teklifinin seçimler sonucunda reddedildiği belirtildi.

California’da marihuana oldukça yaygın kullanılıyor. Ticaretinin de yaygın olması maddenin yasal olduğu izlenimini uyandırıyor. Yasanın kabul edilmesi yalızca vergi düzenlemesi ile ilgili kolaylık sağlayacaktı.
Yasa teklifi eğer kabul edilseydi, California, ABD'de marihuananın kullanımı ve satışının yasal hale getirildiği ilk eyalet olacaktı.

Obama: İnsanlar iş ve gelir istiyor
Obama, sonuçların açıklanmasının ardından Temsilciler Meclisi ve Senato'daki Cumhuriyetçi liderler John Boehner ve Mitch McConnell'ı arayarak tebrik etti.

Obama yaptığı seçim değerlendirmesinde, partisinin dünkü seçim yenilgisinin Amerikan ekonomisinin kötü durumundan kaynaklanan hayalkırıklığını yansıttığını belirterek “Dünkü oylama daha önce de ülkenin heryerinden vatandaşlarımı dinlediğimde ortaya çıkan tabloyu doğrular nitelikte. İnsanlar bıkkın, ekonomik toparlanmanın yavaşlığından şikayetçi ve çocukları için fırsatların kaçtığını düşünüyor. İş ve gelir istiyorlar” diye konuştu.

Hiçbir partinin tek başına ülkeye yön veremeyeceğini vurgulayan Obama, Demokratlarla Cumhuriyetçilerin ortak bir zemin bulmak zorunda olduklarını söyledi.

Cumhuriyetçi Parti yeni Temsilciler Meclisi başkanı olması beklenen John Boehner ise yaptığı seçim değerlendirmesinde, "Bu seçimlerin mesajı açıktır. Bu mesaj Obama'nın değişim sözünün boş olduğudur" dedi. Boehner, “Şimdi kolları sıvayıp halkın öncelikleri için işe başlama zamanı: Yeni iş imkanları sağlamak, harcamaları kısmak, Kongrenin yapması gereken şeyler. Bu sadece Amerikalıların bizden talep ettiği değil, bizden beklediği şeyler” dedi.

Cumhuriyetçilerin Senato’daki azınlık lideri Mitch McConnel da seçimlerin Demokratlar için bir ders olması gerektiğini savunarak “Dünkü seçimler, hükümet ve Kongre’deki çoğunluk için çok açık bir referandum niteliği taşıyor. İki yıl seçmenin isteklerine sırt çevirerek bu sonucu kendileri ürettiler. Bunu sizlerde gördünüz” dedi.

Sebep ekonomik kriz mi?
Obama yönetiminin yaşadığı hezimetin, küresel ekonomik krizin ve ABD ekonomi politikalarının Obama’ya fatura edilmesinden kaynaklandığı savunulurken kimileriyse Obama’nın önceki ABD başkanları kadar sivri çıkışlar yapamadığını, seçim kampanyası sırasında sergilediği performansı başkanlığı döneminde gösteremediğini söylüyor. Sonuçların, iki yıl önce umut ve değişim mesajlarıyla göreve gelen Obama’ya duyulan hayal kırıklığını yansıttığı yorumları yapılıyor.

Obama’nın “barışçı” politikalarının pasif bir görüntü yaratmasının ABD’nin zayıfladığı izlenimini verdiği de düşünülüyor. ABD’nin İran’ı nükleer enerji konusunda ikan edecek bir uluslararası kamuoyu yaratamamasının ve İsrail-Filistin arasındaki barış sürecine yeterince katkı sağlayamamasının da seçim sonuçlarında etkili olduğu belirtiliyor. Demokratları seçim başarısızlığının altında yüzde 9.6’lara varan işsizliğin de payı olduğu vurgulanıyor.

Sebep ne olursa olsun, bu seçimlerin Obama için hayati önem taşıdığı biliniyor. Seçim sonuçlarına bakıldığında Obama’nın ciddi bir darbe yediği anlaşılıyor. Bu durumda Obama’nın ikinci kez başkanlığa aday olması ihtimali oldukça düşük görülüyor.

Obama'yı yakın vadede, başta sağlık reformu olmak üzere onayladığı yasalara yönelik Cumhuriyetçilerin saldırılara karşı zorlu bir mücadelenin beklediği düşünülüyor.

(soL - Haber Merkezi)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Perş. Kas. 04, 2010 12:50 pm

Beklenen oldu ve Neo Con'lar yeniden yükselişe başladı.

AKP bakalım bundan sonra ne yapacak?

İsrail'e karşı efeleniyordu vs. demokratlaarın desteğiyle, bakalım şimdi, başkasına güvenerek gerdeğe girmek ne demekmiş...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Perş. Kas. 04, 2010 12:51 pm

Bu da bir başka yorum:



Takvimdeki ABD
04.11.2010 - 07:22 Yazdır Arkadaşına gönder ABD ara seçimlerinde yeni bir şey yok.

Türkiye ile ilişkileri nasıl etkileyeceğine dair öncesinde yapılan spekülasyonlardan fazla bir sonuç çıkarmanın anlamı yok.

Üzerinde durulması gereken başka kritik noktalar var…

ABD emperyalizmi, saldırganlığını ileri hamleler ve sıkışmalarla sürekli kılıyor. Obama dönemi için bir “geçici dönem” tanımı yapılmıştı, Bush’un “ileri hamlesi”nin yarattığı sıkıntıları bertaraf etmek için bir soluklanma dönemi. Ancak, İran merkezli sıkıntılar bu soluklanma döneminde aşılamadı, sıkışma yoğunlaşıyor. Irak’ta yakında yıldönümünü kutlayacak “kurulamayan hükümet” basit bir saçmalık olmanın çok ötesinde anlamlar içeriyor. Detay ve kanıtlarla uğraşmayı bir kenara bırakabiliriz.

Obama gündemini farklı şekilde inşa etti ve Bush’un genişlettiği alanda, Füze Kalkanı meyvalarını toplamakla, Afganistan ve Irak’taki yerleşimlerini konsolide etmekle (artık burada yenilgi-zafer aramanın fazla anlamı bulunmuyor, emperyalizm bu coğrafyalarda “üslenmiş” durumda) ve söz konusu alan genişletme faaliyetlerinin maliyetini hafifletmekle uğraşacağı mesajını verdi. Bunları yaptı da… Şimdi o geçiş dönemindeyiz. ABD emperyalizminin yeni bir saldırı programının işaretleri henüz ortada yok. Ama kesin olan İran konusunda yeni bir sıkışmanın eşiğinde olunduğu.

2006’da da benzer bir sıkışma yaşanmıştı. Ve kimi yanlış anlama olasılıklarına rağmen diyebiliriz ki, bu sıkışmanın çaresi, İsrail-Lübnan savaşında arandı. ABD emperyalizminin merkezi bir tercihinden değil, ama başka bir çıkış üretemediği bir kavşakta göz yumduğu bir “gelişme”den bahsediyoruz. Yakın zamanda bu konuda bir kehanet ortaya atan Robert Fisk’in değerlendirmesi esasen bu açıdan bir değer taşıyor: Yine benzer bir sıkışma yaşanıyor.

Fisk, gelecek yıl diyor kehanetinde, gelecek yıl, 2011. ABD’de önemli hale gelmesi beklenen seçimlerin ön yılı. Yeni bir saldırı programının işareti yok, diyoruz. Ama kartların yeniden karılmasına ihtiyaç olduğu da açık. İsrail’in bir kez daha yenileceği bir Lübnan savaşından saldırı programı çıkar. İsrail’in zafer kazanacağı bir savaştan da başka dengeler…

Buradan bizi ilgilendiren kısma geçebiliriz.

Türkiye’nin “bir dakika”lık şovlarının son dönem maliyetleri ortada. “Füze Kalkanı NATO altında olursa olur, napalım”lardan oluşan bir saçma-diplomasisi, kaldıramayacağı kadar çelişkiyi çoktan biriktirdi. AKP dışişleri ise, gerçekten mucizeler peşinde koşmaya devam ediyor. Tarihte benzeri görülmemiş bir diplomasi trafiği –buna hiperaktif diplomasi denmesi lazım- sürüyor ve gerçekten ortada muhataplarına saç-baş yolduracak beyanlar dışında elle tutulur bir “tavır” bulunmuyor. Ancak, uluslararası diplomasi hali hazırda tümüyle saçmaya indirgenemediği için bu beyanlar bir yerlere yerleştirilmeye, tutarlı kılınmaya vs. çalışılıyor. Olmuyor.

Savaş hali ise, diplomasiyi hizaya sokar. AKP dışişleri netleşmek zorunda kalır. İşte o zaman ise, mucizelerin para etmeyeceği bir tablo ile karşı karşıya kalınacak, söz konusu senaryo “ılımlı İslamcı-Osmanlıcı” projenin felaketi olacak.

2011, 2012 için takvim hesapları yapanların, bu kurguları ve tarihleri de hesaba katmalarında yarar var. Şimdiden B planı mı? O planları ABD emperyalizmi hazırlayacak.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Perş. Kas. 04, 2010 1:57 pm

OBAMA’YI KURTARACAK BU PLAN TÜRKİYE’Yİ İLGİLENDİRİYOR
OBAMA’YI KURTARACAK BU PLAN TÜRKİYE’Yİ İLGİLENDİRİYOR

02.11.2010 12:00
Karakter boyutu :

ABD'de seçmenler, 435 üyeli Temsilciler Meclisi’nin tamamı, Senato'nun 37 üyesi ve 37 eyaletin valisiyle eyalet meclisleri üyelerini belirlemek üzere sandık başına gidiyor.

Anketlere göre seçim sonucunda Cumhuriyetçiler Temsilciler Meclisi’nde yani Kongre'de çoğunluğu ele geçirecek, ancak Demokratlar, sayıları azalsa da Senato'da çoğunluğunu sürdürecek.

Ekonomik kriz ve kronikleşen işsizlik nedeniyle kamuoyu desteği yerlerde sürünen Barack Obama'nın işi hayli zor görünüyor.

Demokrat Parti'de değişim beklentisiyle Obama'yı destekleyen kitlelerin siyahi başkanı "sağa kaymakla", Amerikan liderliğinde küresel yağmaya alışkanlık kazanmış Cumhuriyetçi sermayenin ise zayıflayan hegemonya yüzünden hedef tahtasına oturtarak, "Sosyalist" olmakla suçladığı Obama, tüm bunların üstüne bir de her iki ana partiyi de beğenmeyen aşırı sağcı "Çay Partisi" hareketinin de doğrudan hedefi.

ABD'de gündemi belirleyen her zaman sermayedir.

Buna İsrail de diyenler çıkabilir ama para kimdeyse düdüğü o çalar.

Obama her ne kadar Irak ve Afganistan'da müesses nizamın isteklerine uygun davransa da bu artık yeterli olmuyor.

Kâra susamış finans kapital balonunun patlamasıyla zor durumdaki Amerikan ve İsrail sermayesi, küresel liderliğin elden gitmesiyle işlerinin biteceğini düşünüyor.

Kur savaşları giderek kızışırken, ucuz dolar kısa vadeli getirisinin ötesinde ABD'nin güç kaybının da sembolü olabilir. Çünkü artık Çin, Rusya, Brezilya, Hindistan ve Avrupa, dolar eksenli küresel sistemin sonuna gelindiğini düşünüyor. Bunu istiyor da elbette.

ABD ise küresel ekonominin dolara endeksli olmasından kaynaklanan fahiş gelirlerini kaybetmekten korkuyor.

Ortadoğu'da Irak'ın işgali sanıldığı gibi Irak petrollerine el koymakla ilgili değil. İş tamamen Saddam Hüseyin'in petrolü avroyla değerlendireceğini açıklamasıyla başlamıştı. İran da dolara dayalı New York ve Londra Petrol Borsalarına alternatif petrol borsası kurmaya kalkıştı. 1975'ten bu yana yürüttüğü nükleer programı bir anda başına dert oluverdi.

Yani lafın kısası, dolar hakimiyetini yitirirse ABD, tüm dünyada bedavaya satın aldığı başta petrol olmak üzere tüm değerli kaynaklardan yoksun kalabilir.

Bunun için de kas gücünü kullanması eşyanın tabiatına hitap ediyor.

Cumhuriyet'te Ergin Yıldızoğlu'nun pazartesi günkü yazısına aynen katılıyorum.
"Seçimlerden Sonra Savaş mı Var?" başlıklı yazısında Yıldızoğlu, temsilciler meclisi ve senato seçimlerinde verilecek büyük kayıpların ardından, Stratfor'un direktörü George Friedman (Real Clear Politics 26/10/10) ve Ortadoğu uzmanı yazar Victor Kotsev(The Asia Times, 28/10/10) gibi önemli yorumcuların, Obama'nın ikinci kez seçilebilmek için İran'la bir savaşı göze alabileceğini düşündüklerini yazdı.

Yıldızoğlu ve diğer yorumculara tamamen katıldığımı üzülerek bildirmek zorundayım.

Çünkü alametler fazlasıyla belirdi.

İsterseniz maddeler halinde sayayım:

1-ABD ve İsrail donanması körfezde. Yeni uçak gemilerinin gönderildiği haber veriliyor. Irak'tan çekildiği söylenen 50 bin ABD askeri Kuveyt'te bekliyor.

2-Türkiye'ye füze (İsrail) kalkanı dayatması açıkça kendini gösterdi. ABD Savunma Bakanı Robert Gates'in Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ü kapı arkasında tehdit etmesi, 19-20 Kasım'daki NATO toplantısında Ankara'dan kesin karar istenmesi buna delalet ediyor. Hatta Taksim'de patlayan bombayı da katabiliriz bu alametlere.

3-ABD'de halk ve sermaye mutsuz. Ekonomik kriz, ağırlıklı olarak küresel hegemonyanın yitimine bağlanıyor. Hem halk, hem de Şirketler Amerikası, bunun sorumlusu olarak küresel sömürü iddiasından vazgeçtiğini düşündükleri Barack Obama'yı görüyor ve gösteriyor. Yani Obama üzerindeki baskı çok fazla.

4-Batı kamuoyunun Çin'i açık bir tehdit olarak göstermesi. Kur savaşlarında Japonya gibi geri adım atmayan üstüne üstlük bir de Asya'nın tamamıyla, Ortadoğu ve Afrika'da at oynatan Çin'in başlıca petrol tedarikçisi İran'a verilecek bir ders, Çin'i de hizaya getirir düşüncesi var. Bu arada Çin'in İsrail'e işgal ettiği Suriye toprağı Golan Tepeleri'nden çekil mesajı da önemli. Çin'in ayrıca Basra Körfezi'nin hemen dışında üs arayışları mevcuttur. (*)

5-Çin ve Rusya'nın Irak'ın kuzeyindeki Bölgesel Kürt Yönetimini İran, Suriye ve Irak'a paralel olarak bir tehdit olarak algılaması. Rusya'nın Lazkiye Deniz Üssü, Çin'in İran ve Suriye'ye desteği, ABD ve İsrail'i kaygılandırmaktadır. Türkiye'nin de bu karşı cepheye kaymasından korkuyorlar. Ortadoğu'daki 2. İsrail olacak olan Barzani Devleti'nin güvenliği, İran'a saldırı noktasında önemli dayanaklardan biridir.


(*) Çin'in deniz gücünü artırmak amaçlı bir diğer önemli manevrası, Pakistan, Sri Lanka, Myanmar, Bangladeş ve Tayland gibi ülkelerle sıkı politik ve ticari ilişkiler kurmaktır. Fakat asıl önemlisi, son yıllarda Hint Okyanusu'na kıyısı olan bu ülkelerde ticari amaçlı limanlar inşa ettirmesidir. Zira bu limanların ileride askeri üs olarak kullanılabilmesi mümkündür. String of pearls (inci dizisi) adı verilen bu politika kapsamında yer alan limanlar; Pakistan Gwadar limanı(Bu özellikle Basra Körfezi'ni kontrol amaçlıdır), Maldiv Adaları Marao limanı, Sri Lanka Hambantota limanı, Bangladeş Chittagong limanı ve Myanmar Koko limanıdır. Buna son olarak yapılan anlaşmayla Yunanistan'ın Pire limanı da dahil edilebilir. Kaynak: Bilgesam.org (Yazının tamamı için:TIKLAYIN )

Hüseyin Vodinalı
Odatv.com
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Perş. Kas. 04, 2010 10:03 pm

04 Kasım 2010 Selcan TAŞÇIselcantasci@gmail.com Tapınakta deprem var
Temsilciler Meclisi seçimleriyde mabetlerinde açılan gedikten sonra, bakalım medyanın dini Amerika olan ‘şövalye’lerinden hangisi, kendi elleriyle yükselttikleri puta ‘ilk taşı atan’ olacak
Olağan hallerde, bir hükümdarın iktidardan düşmesinden sonra onun izlerinin yok edilmesi hareketi ikonoklazma içinde değerlendirilmez. Çünkü kavramın temeli “din”dir...
Ama bizim “Tapınak Şövalyeleri”nin “dini” Amerika olduğuna göre, Amerikan Başkanlık koltuğundaki en ufak bir sarsıntı, bir tür ikonoklazma evresine geçiş sebebi sayılabilir İstanbul basını için.
Mesela Yahudi Kral Hazkiya’nın,
Süleyman Tapınağı’nı imhası gibi...
Veya Reform hareketinin Katolik
Kilisesinin tahribatıyla paralel
ilerlemesi gibi...
Üç vakit öncesine kadar “Obama, ”aklın ve çağın“ sesi olarak, bu çağa ayak uyduramayanları uyarıyor. Söylediklerini anlamayanların ve bunu uygulamayanların başı belaya girecek. İsterseniz deneyin, görün” diyen Ahmet Altan, ABD’den esen Cumhuriyetçi rüzgara kapılarak “demokrat putları”nı ilk yıkan olabilir pekala... Mabedine okkalı bir “balyoz” savurabilir; hem “tabu yıkıcılığı”ndan da antrenmanlı!
Sonuçta bir “düşman saldırı” değil ki ikonoklazma; bir kültürün kendisine ait ikonolara “politik” nedenlere dayanarak taarruza geçmesi...
* * *
Obama liderliğindeki Demokratlar, Temsilciler Meclisi’nde tam 60 sandalye kaybettiler..
Eee baktı gördü ki ABD, Obama’nın rengi, varsayılan dini pek de öyle, hesap edildiği gibi, ahım-şahım bir “biat” bayrağı çektirmedi “ezilen halklar”a; sözde barışın güvercini Demokratlar yerine sözde savaşın şahini Cumhuriyetçiler’i davet etti yeniden sahneye!
Şimdi sıra bizim “güvercin” duruşlu “gizli şahinler”in maskelerini ve elbette o maskeler yüzlerindeyken tapındıkları “put”u indirmelerinde...
Medyanın ilk ikonoklastı kim olur dersiniz?
“ABD’nin siyah Başkanı Barack Hussein Obama, dünya için bir ’şans’ olmaya devam ediyor...” diyen Cengiz Çandar mı?
“Bugün dünyanın dört yanında bu dev adamı alkışlayan yazılar okuyacaksınız. O adamın adı Barack Hussein Obama. O adam Amerika Başkanı. Ve o adamın işaret ettiği ”cesur yeni dünya“da demokrasi düşmanları çok zorlanacaklar” diyen Yasemin Çongar mı?
“Artık yeni bir dönem başlıyor” diyen İhsan Dağı mı?
“ABD Başkanı’nın inanılmaz vizyonu ve hitabet gücünün en mükemmel örneklerinden biri olarak tarihe yazılmaya aday” diyen Amberin Zaman mı?
Yoksa yarışa son düzlükte dahil olan; geçtiğimiz günlerde “Obama Temsilciler Meclisi’nde kaybederse biteriz” manasına gelen “erken uyarı sistemi”ni devreye sokan Hasan Köni mi?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
INSAN



Mesaj Sayısı : 892
Reputation : 33
Kayıt tarihi : 17/05/09

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Çarş. Kas. 10, 2010 11:35 pm



[img]http://www.pressmedya.com/resimler/haber/bush.jpg[/img]

[color:2f98=orange]=orange]]
Bush: Pişman değilim
[/color]

[/size]

ABD eski başkanı Bush, yeni yayınlanan otobiyografisinde tutsaklara işkence yapılması emrini verdiği için pişman olmadığını yazdı





Bush otobiyografisinde hayatının ve başkanlık döneminin 14 büyük kararını anlatıyor

Bush'un açıklamaları arasında, "su işkencesi" olarak bilinen sorgulama yöntemiyle şüphelilerden edinilen bilgiler sayesinde hayatların kurtarıldığı ve "terör" saldırılarının engellendiği de var.

Eski ABD başkanı, bu yöntemin 3 şüphelinin sorgulanması sırasında uygulanmasına onay verdiğine asla pişman olmadığını da ekliyor.
Bush'un anıları
Bush, tartışma yaratan açıklamaları görevden ayrıldıktan sonra verdiği ilk televizyon mülakatında yaptı.

Eski ABD lideri NBC televizyonuna verdiği mülakatta, Irak'ı işgal kararının yanlış olmadığını ve dünyanın Saddam Hüseyin'in yokluğunda daha iyi bir yer olduğunu da söyledi.

Aynı günlerde The Times gazetesi, Bush'un başkanlık dönemi anılarından oluşan "Decision Points" (Karar Anları) kitabını da kısım kısım yayınlıyor.

Bush'un anılarından oluşan kitap, aralarına su işkencesi gibi sorgulama yöntemlerinin savunmasının da bulunduğu, oldukça çarpıcı açıklamalar barındırıyor.
Tartışma yaratacak iddialar

Eski ABD lideri kitabında, Irak konusunda pişmanlık duyduğu noktanın, Saddam Hüseyin'in devrilmesi ardından oluşan güvenlik boşluğuna daha erken ve güçlü şekilde müdahale etmemek olduğunu ifade ediyor.

Bush kitabında ayrıca, bir dönem İran'a saldırı planları yapması için Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon'a talimat verdiğini de belirtiyor.

Ekonomik kriz sırasında Amerikan bankalarına fon aktarılarak kurtarılmalarının da doğru bir karar olduğunu savunan Bush tarihe başarılı bir ABD Başkanı olarak gireceğine inandığını da ifade ediyor.

2009'da görevden ayrılmasından bu yana pek gözönünde olmamayı seçen Bush, anılarını yazdığı kitapla döneminin önemli tartışmalarını yeniden açtı.


BBC

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Perş. Kas. 11, 2010 9:46 am

İşkencenin eş başkanı, işkencelerden hesap soracakmış. referandum yapıldı ya...
Irak'ta darbe yapanlara, darbecilere karşı oluyor diye destek verenler... Dareb yaptıran Amerikanın koluna böylece girenler ki, o hesap sorma mizansenini de bizzat ABD'nin hazırladığı malumken.
Bacılarımıza tecavüze erketeliğin adı Yeni Osmanlıcılık... Startejik bilmem ne...
Amerikanın Irak'ta tecavüzlere devam edebilmesi için burada evet çıkması lazımdı.
Bunun için estirilen terör rüzgarı ki, korkup, "sen kim oluyorsun da benden hesap soruyorsun!" diye meydan okumak yerine, "valla billa ben ergenekoncu filan değilim, size karşı olsam da referanduma evet!" diyerek, aslında karşı olmayan, olamayanlar.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Salı Kas. 16, 2010 7:18 pm

YÜCEL ÖZDEM?R
http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=78043
[size=24]
‘Amerika hayali’nin sonu

[/size]
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya geneline yayılan “Amerika hayali”nde, ABD herkesin yükseldiği ve milyoner olduğu bir ülke idi.
Bu yüzden “Büyük fırsatlar ülkesi” diye sunulan ABD’de sanki kapitalizm ötesi bir sistem varmış gibi, herkesin yükselme ve milyoner olmada şans eşitliğine sahip olduğu havası estiriliyordu. Yeter ki işler yolunda gitsin!
Bu yanılsama yıllarca sürdü.
Dolayısıyla dünya genelinde hızla “Amerikan hayranlığı”nı geliştirdi.
ABD egemenleri bu hayranlığı iyi kullanarak içerideki ve dışarıdaki zenginliğini, servetini ve gücünü artırdı.
Ama, bir süredir Amerika artık eski Amerika değil!
Yaptığı işgaller ve katliamlar nedeniyle yerküre üzerinde çektiği tepki günden güne artıyor.
Artık ABD hayranı olmak demode.
Bu “rüyalar” ülkesinin artık bir çöküş dönemine girdiği çoktandır konuşuluyor.
2 Kasımdaki ara seçimlerin ortaya çıkardığı sonuçların analizinde bu daha yüksek sesle ifade edilmeye başlandı.
Çünkü; sonuçlar ile ekonomik-sosyal koşullar arasında çok yakın bir ilişki bulunuyor. ABD ekonomisinin (öncesi bir yana) 2008’den bu yana içine girdiği süreçten dönüşünün öyle kısa sürede ve kolay olacağına kimse inanmıyor.
Ülke 2006 yılından bu yana günde ortalama 3.2 milyar dolar borçlanıyor.
2010 sonu tahminleri itibariyle toplam borcu Yurtiçi Gayri Safi Hasılası’nın (GSYİH) yüzde 94’ünü oluşturuyor. (11.9 katrilyon dolar)
Bu toplam borcun 2011’de GSYİH’nın yüzde 99’una çıkması bekleniyor. (15.1 katrilyon dolar)
Sadece önümüzdeki yıl içinde 1.3 katrilyonluk bütçe açığının oluşması bekleniyor. Obama Hükümeti, onun meydana gelmemesi için vergileri yükseltmeyi, sosyal alanlardan tasarruf yapmayı şimdiden gündemine almış durumda.
2008’den bu yana günde ortalama 7 bin 300 kişi işini kaybediyor. 2000 yılında resmi olarak 5.7 milyon olan işsiz sayısı bu yıl içinde 15.1 milyona yükselmiş.
Son istatistiklere göre 300 milyon nüfuslu ABD’de 43.6 milyon insan yoksul ve bu rakam geçen yıla göre 4 milyon daha fazla. Yoksulluk 51 yıl aradan sonra ilk kez bu kadar yükselmiş.
50.7 milyon (yüzde 16.7) ABD’linin bir hastalık sigortası yok. Der Spiegel dergisi geçtiğimiz hafta yapığı ‘Amerika Çaresiz Devletleri’ kapağında ‘Bir iyimser nasyonun nasıl da kötümser, umutsuz ve öfkeli bir topluma dönüştüğü’nü yerinden örneklerle çarpıcı bir şekilde ortaya koydu.
Derinleşen kriz özellikle “orta direği” önemli oranda sarsmış. Amerikan yaşam tarzının bir sembolü olarak kabul edilen herkesin müstakil bir konut sahibi olması da artık hayal. Çünkü daha önce 5-10 bin dolar karşılığında verilen yüz binlerce dolarlık krediler kesilmiş, alınan krediler geri ödenemez hale gelmiş ve elindekini kaybeden “orta sınıf”ta, paranoyaya varacak düzeyde histeri ve çaresizlik baş göstermiş.
Der Spiegel, Amerikan toplumu içerisinde mevcut sistemin sorunları çözeceğine dair umutsuzluğun ve karamsarlığın arttığına, halkın yüzde 63’ünün mevcut yaşam standartlarının korunamayacağına ve durumun giderek kötüleşeceğine inandığına dikkat çekiyor.
ABD ekonomisinin içine girdiği düşüş sürecinin hem içeride hem de dışarıda genelinde önemli sarsılmalara yol açacağını Nobel Öödüllü ekonomistler de artık yüksek sesle ifade ediyor.
Harvard’da ders veren Sosyolog Robert Putnam, ekonomik koşulların toplumda bir yeniden çatışma/gerilim yarattığına işaret ederken, sınıfsal çelişkilerin geldiği durumu şu şekilde özetliyor: “Amerika’da bir firma şefi bir işçiden 300 kat daha fazla para kazanıyor. Bu 1950’de 30 kattı. Bu sosyal uçurum sonucunda sınıfsal kökene göre farklı okullar, eğlence yerleri, farklı semtler oluştu”.
Sosyalizmin bir tehdit olarak ortadan kalkmasıyla birlikte neoliberalizmin hızla yaygınlaşması, sosyal kazanımların yok edilmesiyle birlikte bu “Rüya ülkesi”nde zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum da alabildiğince derinleştirdi.
Şimdi elindeki zenginliği kaybetmeye ya da eskisi gibi kazanamayan orta ve büyük burjuvazi saflarında, sömürerek yoksullaştırdığı, toplumun kenarına attığı yoksul emekçilere, göçmenlere karşı daha büyük kin ve nefrete bürünmüş durumda.
İki hafta önce bu köşede “Çay Partisi deyip geçmeyin” dediğimizde tam da buna dikkat çekmiştik.
2 Kasımda sandıktan çıkan sonuçlar da bunu tescil etti. Zafer havasını arkasına alan bu gerici akım(lar) bundan sonra yoksullara karşı daha pervasız saldırıları gündeme getirecek.
Ve bu saldırıların hiç tahmin edilemeyecek bir zamanda büyük sınıf savaşımlarına yol açması büyük bir olasılıktır. Kapitalizmin en şatafatlı ülkesinde günden güne derinleşen sınıf çelişkileri aynı zamanda, emekçi sınıfların kendi çıkarlarını temsil eden örgütler yaratacağını da gösteriyor.
Amerika’nın Amerika’dan değiştirilmesi ancak yeni bir iş savaş ile mümkündür. Bilindiği 1861-65 yılları arasında gerçekleşen iç savaşta Konfedere Devletler dağıtılmış, kölelik kaldırılmıştı. Olgular, “Amerikan imparatorluğu”nun öyle kolay ve kısa sürede toparlanamayacağını gösteriyor. Tam tersine darbe aldıkça daha fazla saldırganlaşacaktır. Kendisini kurtarmak için herkesi yok etmekten çekinmeyecektir.
Ama nafile.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: TERÖRİST ELEBAŞI OBAMA'NIN PALAVRALARI   C.tesi Kas. 20, 2010 9:03 pm

Terörist Bir Uzak Batı Ülkesi olan Amerika'da örgütün başına geçmesiinden itibaren hakkında bir sürü palavra üretilen ve bu vesileyle terör örgütü Amerika'nın cani yüzünü saklamaya yönelik propaganda saldırısı altında tutulan bütün dünya...

Emperyalizm medyadaki tetikçilerinden Milliyet, sayfalarını Obama'ya tahsis etmiş ve bu teröristin Türk Milleti'ne propaganda yapmasına fırsat vermiş, terör örgütünün propagandasını yapmıştır.

İşte, teörör örgütü elebaşısı Obama'nın, psikolojik savaş taktikleriyle bezeli palavraları:



Avrupa en yakın ortağımız
Bu hafta Lizbon’da yapılacak olan NATO ve ABD-AB zirveleri ile birlikte, ABD Başkanı olarak Avrupa’yı altı kere ziyaret etmiş olmaktan gurur duyuyorum
02:25 | 20 Kasım 2010

Yorum yaz
2 yorum Arkadaşına gönderSitene ekleSayfayı yazdırRSSAA+-

ABD Başkanı Barack Obama ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül zirvede birçok kez sohbet etme imkanı buldu.
Barack Obama Milliyet için yazdı

Bu durum, Amerikan dış politikasının değişmeyen şu gerçeğini yansıtmaktadır: Avrupalı müttefiklerimiz ve ortaklarımız ile olan ilişkimiz, dünya çapındaki ilişkilerimiz açısından bir temel taşı niteliğindedir ve küresel işbirliğimiz için bir katalizör gibidir. ABD başka hiçbir bölgeyle Avrupa ile olduğu kadar yakın değer, menfaat, beceri ve hedeflere sahip değildir. Dünyanın en büyük ekonomik ilişkisini içeren transatlantik ticaret, ABD ve Avrupa’da milyonlarca iş olanağını desteklemekte ve küresel ekonomik iyileşmeyi sürdürme çabalarımızın temelini oluşturmaktadır.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ
Demokratik ulusların ittifakı olarak NATO, kolektif savunmamızı sağlar ve genç demokrasileri kuvvetlendirmeye yardım eder. Nükleer silahların yayılmasını önlemek, Ortadoğu’da barışı sağlamak ve iklim değişikliğiyle yüzleşmek amacıyla birlikte çalışıyoruz. Avrupa’da yakın tarihte meydana gelen güvenlik alarmı ve transatlantik kargo uçuşlarında patlayıcı madde infilak etme planlarının önlenmesinden de anlaşılacağı gibi, terör saldırılarını önlemek ve vatandaşlarımızın güvenliğini sağlamak için her gün yakınen çalışıyoruz.
Basit deyişle, birbirimizin en yakın ortaklarıyız. Ne Avrupa ne de ABD günümüzün zorlukları ile diğeri olmadan baş edebilir. Bu nedenle, bu tür zirve toplantıları, işbirliğimizi daha da derinleştirmek ve insanlık tarihinin en başarılı ittifakı olan NATO’nun geçen yüzyılda olduğu gibi bu yüzyılda da güncelliğini korumasını sağlamak için bir fırsat sunmaktadır. Bu sebeple Lizbon’daki gündemimiz geniş kapsamlıdır.
Öncelikle Afgan halkına olan bağlılığımız devam ederken, aynı zamanda Afgan liderliğine geçisi sağlamak için çabalarımızı birleştirebiliriz. Afganistan’da NATO liderliğindeki koalisyonumuz 48 ulustan oluşmaktadır. NATO üyesi tüm 28 ülkenin katkıları ile müttefiklik ve ortaklık ilişkisi olan ülkelerden gelen ve hizmet ve fedakarlıklarına büyük saygı duyduğumuz 40.000 askeri birlik de koalisyona dahildir. Teröristlerin güvenli bir bölgeye sahip olmasını önlemek ve Afgan halkının yaşam koşullarını iyileştirmek için ortak çabamız zaruridir. Son iki yılda ek koalisyon kuvvetlerinin gelmesiyle birlikte, Taliban’ın hızını kesmek, direnişçileri sığınaklarından mahrum etmek, daha fazla Afgan güvenlik kuvvetini eğitmek ve Afgan halkına yardım etmek için gerekli strateji ve kaynaklara sonunda sahibiz.
Afgan kuvvetlerinin ülke güvenliğinde liderliği 2014 sonu itibariyle üstlenmelerine yönelik Başkan Karzai’nin koyduğu hedefi uygulamak üzere yaklaşımımızı belirleyeceğiz. Amerika asker sayısını azaltmaya bu Temmuz ayında başlasa bile, tıpkı ABD gibi NATO da, Afganistan ile kalıcı bir ortaklık oluşturarak, Afgan halkına başa geçtiklerinde yalnız olmayacaklarını açıkça gösterecektir.

NÜKLEER SİLAHSIZLANMA
Biz Afganistan’da ileri doğru adım atarken, NATO da, 21. yüzyılda meydana çıkan yeni tehditler ile mücadele etmek için ihtiyaç duyduğumuz kapasite ve ortakları belirleyen yeni bir Strateji Kavramı ile Lizbon’da kendini yenileyerek, bir dönüşüm geçirecektir. Bu dönüşüm, İttifak’ın candamarını oluşturan ve 5. Maddede belirtilen “içimizden birine yönelik bir saldırı hepimize yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirilir” şeklindeki taahhüdü tekrar teyit etmekle başlamalıdır. Bu taahhüdün anlamını temin etmek amacıyla, halklarımızı bugün korumak için gerekli olan tüm kapasiteleri kuvvetlendirmemiz ve yarının misyonları için hazırlanmamız gerekmektedir.
Konvansiyonel kuvvetlerimizi modernleştiriyor olsak bile, İttifak’ın komuta yapılarını reform ederek, daha etkin hale getirmeli, müttefik kuvvetlerin birlikte daha etkili biçimde çalışmasını ve konuşlanmasını sağlayacak teknolojilere yatırım yapmalı ve siber saldırı gibi tehditelere karşı savunma taktikleri geliştirmeliyiz.

NATO?NÜKLEER?İTTİFAK?OLMALI
İttifak’ta gerekli kapasitelerden biri de, balistik füzelerden gelen gerçek ve giderek artan tehdide karşı NATO topraklarının füze savunmasıdır. Geçen yıl ilan ettiğim Avrupa füze savunması Aşamalı Uyarlanabilir Yaklaşım ile Avrupa toprakları ve halkı ile bölgede görevli Amerikan kuvvetleri etkili ve güçlü bir şekilde savunulacaktır. Ayrıca tüm müttefiklere bir rol veren ve koruma sağlayan, kendisi de balistik füze tehdidi altında olan Rusya ile çalışma fırsatı yaratan bir işbirliğinin temeli atılmaktadır.
Bunun yanı sıra, geçen yıl Prag’da açıkladığım gibi nükleer silahların olmadığı bir dünya vizyonuna doğru ilerlemek ve nükleer cephaneleri azaltmak için gerekli koşulları yaratmak üzere birlikte çalışabiliriz. Ancak, bu tür silahlar var olduğu sürece, NATO da bir nükleer ittifak olarak kalmalıdır; ABD’nin, düşmanları caydırmak ve müttefiklerimizin savunmasını garanti etmek amacıyla güvenli, emniyetli ve etkili bir nükleer silah cephanesine sahip olmaya devam edeceğini açıkça belirtmiştim.

YENİ ÜYELERE KAPI AÇIK
İttifakımızın küresel bir güvenlik dayanağı olmasına yardımcı olmak için NATO ötesinde de ortaklıklar kurmaya Lizbon’da devam edebiliriz. NATO üyeliğinin standartlarına uyan Avrupa demokrasilerine kapımızı açık tutmalıyız. AB, BM ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi örgütlerle işbirliğimizi derinleştirmeliyiz. Başkan Dmitriy Medvedev’in NATO-Rusya Konseyi zirvesine katılması ile birlikte, NATO ve Rusya arasındaki pratik işbirliğini tekrar başlatabiliriz.
NATO ve Rusya, tıpkı ABD ve Rusya’nın yaptığı gibi ilişkilerini tekrar düzenleyebilir. NATO’nun Rusya’yı bir düşman gibi değil de bir ortak gibi gördüğünü Lizbon’da ortaya koyabiliriz. Afganistan, narkotik mücadele ve nükleer silahların yaygınlaşması ile aşırıcılığın artması gibi sorunlar karşısında işbirliğimizi derinleştirebiliriz. Füze savunması alanında işbirliğini ilerlettikçe, geçmişte bir gerilim kaynağı olan bir konuyu ortak bir tehdit karşısında işbirliği kaynağına dönüştürebiliriz.

AMACIMIZ?REFAH?VE?GÜVENLİK
Avrupalılar ve Amerikalılar, 60 yılı aşkın süredir omuz omuza vermişlerdir, çünkü birlikte çalışmamız sayesinde, demokratik toplumlar olarak değer verdiğimiz özgürlükleri koruyor ve menfaatlerimizi artırıyoruz. Dünya değiştikçe, İttifakımız da değişmiştir, sonuç olarak daha güçlü, daha güvenli ve daha çok refah içindeyiz. Lizbon’daki görevimiz işte budur: bir kere daha İttifakımızı canlandırmak ve güvenliğimiz ve refahımızı önümüzdeki uzun yıllar boyunca temin etmek.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Çarş. Ara. 01, 2010 7:53 pm

BU BİLGİLER BİLİNMEDEN DÜNYA EKONOMİSİ ANALİZ EDİLEMEZ

27.11.2010 14:03


--------------------------------------------------------------------------------

Bir laf vardır; devrim önce evlatlarını yer diye.

Diğer bir deyim de, yaratılan canavarın önce kendini yaratanı yemesidir.

Serbest pazar, liberal ekonomi, de-regülasyon… derken bir avuç sermaye sahibi çıkarına çalışan sanal ekonomik düzen önce kendisini yaratıp, süslü paketler içinde dünyaya pazarlayanların elinde patladı.

Sonra dünyayı da küresel bir krize sürükledi.

Bu arada dünyada fakirler daha çok fakirleşirken zenginler daha zengin oldu ABD başta olmak üzere bütün dünyada gelir uçurumları sosyal patlamalara neden olacak şekilde arttı.

ABD’DE 40 MİLYONUN KİŞİNİN EKMEK ALACAK PARASI YOK

Bunun en belirgin örneğini ABD’de görüyoruz. ABD’de en çok kazananların %1’i ülkenin toplam %23,5 gelirini elinde tutuyor.

Bugün ABD nüfusunun % 50’si yetersiz gelire sahip.

Bugün en çok kazanan %1’lik nüfus yetersiz gelire sahip % 50’nin %90’ından daha çok kazanıyor.

Bunları söyleyip yazan bir gazeteci değil ABD tarihinde en uzun süre kongrede görev yapmış ve şimdi bağımsız senatör olan Bernie Sander. 1

ABD’de 2008 yılına göre % 32 artışla 2009’da 1 milyon 400 bin şirket iflas etti.

Son 3 yılda ticari emlak fiyatları % 40 düştü.

1985 yılında ABD ile Çin arasındaki cari açık 6 milyon dolarken şimdi yalnız bir ayda 28 milyar dolar oluyor.

Bu senede sadece 300 milyar dolar milli servetin Çin’e transferi demek.


ABD bugün dünyadaki belli başlı devletler içinde gelir dağılımı en bozuk ve adaletsiz ülke.

Son 20 yılda zenginlerin dolayısıyla küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda ABD iş olanakları başta Çin olmak üzere düşük ücretlerle adeta köle-işçi çalıştıran ülkelere gitti.

Amerikan çalışanlarını hızla işlerini kaybedip işsizler ordusuna katıldı.

Şu anda 40 milyon civarında ABD’li ‘Gıda Karnesi’ne sahip.

Çünkü ekmek alacak paraları yok.

Bunun yanında 32 Federal hükümetin işsizlere ödeyeceği fonlarda para kalmadı. (EconomicPolicyJournal.com)

BORÇ BATAĞINDAKİ AMERİKA GÜNDE 2 MİLYAR $ BORÇ BULMAK ZORUNDA

Hükümetin toplam borcu 13 trilyon dolar, Milli Gelirin(14.5 trilyon dolar) %90’ı.

Ülke her gün 2-2.5 milyar dolar borç bulmak zorunda.

Bunu Hazine Bonosu satarak, karşılıksız dolar basarak sağlıyor.

Yalnız hükümet kararına dayanarak tedavüle çıkarılan oldukça çok sayıda kâğıt paralar (fiat Money) ortalarda dolaşıyor.

Bu kadar çok karşılıksız basılmış para başka ülkeyi çökertir fakat dolar dünyada rezerv para olduğu için durum değişik oluyor.

Bu parayla hem kendi halkını hem diğer ülkeleri vergilendiriyor.

Ülkesindeki finansal krizi de bu parayla finanse edip önlemeye çalıştı.

Bu para, yapılan resmi soygunculuğun yasallaştırmasının yanında, büyük finansal krizleri tetikleyen altın fiyatlarının aşırı artmasının nedenlerinden de biridir.

ABD liberalizminin teorisyenlerinden biri olan Francis Fukuyama ‘Tarihin Sonu’ 2 adlı kitabıyla oldukça meşhur olmuştu.

ABD’de bu kitap yol gösterici bir belge sayılıp çok satmıştı.

Aslında güce tapan ve çok bilmiş olup yollar gösterip, sonradan çok yanılan adamlar bizde de çoktur.

ABD’de serbest pazarı savunan akıl hocalarında biri ‘Amerikan Rüyasının Sonu mu’ diye bir kitap yazıp halka gerçekleri sunsa, ülkelerine çok daha faydalı olurlar.

Bugün üstü kapatılmaya çalışılsa da ABD halkı bu rüyadan çok acı bir şekilde uyanıyor ve halkının hükümetlere, devlete ve kendi geleceğine karşı güveni her geçen gün kayboluyor.

ABD’de Amerikan rüyasının sonu (www.endoftheamericandream.com) adlı web sayfası bile kuruldu.

ABD’DE ZENGİNLERİNİN AYRICALIĞI

Bush’un iktidar döneminde, ABD’de en zengin 400 ailesinin zenginlikleri 400 milyar dolar arttı. Şimdi bu ailelerin toplam zenginlikleri 1 trilyon 272 milyar dolara ulaştı.3

Bu 400 ailenin serveti neredeyse Türkiye’nin Milli Hasılası’nın iki katı.

Zenginlere tanınan vergi muafiyetleri büyük tepki çekiyor.

Zenginlerin daha az vergi vermesi için büyük güç oluşturan lobicilerin faaliyetleri, hiçbir vergi mevzuatına tabi olmayan yerlerde (offshore) kurulan şirketlerin ve yüksek gelirlileri koruyan kanunların sayesinde süper zenginler neredeyse vergi vermiyor.

Dünyanın en büyük ve zengin şirketleri arasında olan Exxon Mobil 2009 yılında 19 milyar dolar kar yaptı.

ABD bir kuruş vergi vermedi. Üstelik bu sene ihmalinden dolayı neden olduğu kaza sonucu çok büyük çevre felaketine sebep oldu.

ABD’de en çok kazanan ve toplam 1 trilyonun doların üzerinde geliri olan şirketlerin dörtte biri hiç gelir vergisi ödemedi.

Dünyanın en büyük süpermarket zinciri Wal-Mart’ın sahibi Walton ailesinin yalnız emlak vergisinden sahip olduğu muafiyet 30 milyar dolar. 2009 yılında en yüksek gelire sahip 25 Hedge Fon yöneticisinin toplam net geliri 25 milyar dolar.

Yalnız birkaç büyük şirketin ABD kitabına uydurarak ödemedikleri vergi 100 milyar civarı.

Dünyanın en zengin adamlarından olan Warren Buffet’in gelir vergisi kategorisi sekreterinin ödediği kategorinin çok altında.

ABD’DE HALK NASIL SOYULUYOR

Sosyal Güvenlik Sistemi hızla özelleştirilmeye doğru gidiyor.

Devletin halka verdiği güvence özel şirketlerin insafına terk ediliyor.

Artık Amerikan rüyasından bahsetmek çok zor.

Amerika’da ipleri elinde tutan büyük kapital sahibi birkaç yüz kişi halkı iliğine kadar soymak için her türlü oyunu ve spekülasyonu yapıyor.

Bu spekülasyon ve sanal oyunlar sonucu finansal sistemi bile çökertiyorlar.

Bırakın 2008’de başlayıp hala devam eden krizi, Kara Pazartesi (Black Monday) diye adlandırılan 28 Eylül 2008’de ABD’de bir günde borsada kaybolan para 1.2 trilyon dolar. 4

Bunların yanında ABD örgütlü sokak çetelerinin, irili ufaklı mafya teşkilatlarının toplam 1 milyon üyesi var. ABD suçların %80 bu çeteler vasıtasıyla işleniyor .(U.S. law enforcement authorities report)5 Bunlar kravatsız olanı.

Esas soygun kravatlılar tarafından işleniyor.

Sadece kravatlı olanlardan yatırım danışmanı Bernard Madoff borcu borçla ödeme oyunu ile (ponzi oyunu) tek başına 50 milyar dolar götürdü.

Dolandırdıklarının başında kendilerini çok akıllı zanneden finans kuruluşları, bankalar, dünyanın sayılı zenginleri ve zengin Yahudi dindaşları, Yahudi yardım vakıfları da vardı.

Yakalandıktan sonra hiç pişmanlık göstermedi. ‘Bana yüksek getiri için para verenler aç gözlü, sonsuz kazanma hırsı olan adamlardı, vermeseydiler’ dedi.

ABD HALKI UYANDI BİZ UYANAMADIK

ABD ile ilgili Wikileaks’te yayınlananlar kimseyi şaşırtmasının.

Bilinenlerin detaylı belgesi.

Hepsi bu.

Önce kendi halkını acımasızca sömüren bir sistem diğer ülkelerdeki halklara acımaz.

Onların çıkarları için çalışmaz. Oldukça yara almış bir küresel güç her geçen gün daha acımasız olmak zorundadır.

Onunla kol kola grip yapılan her uygulama ve karşılıklı atılan her adım, öncelikle onların çıkarına işleyeceği su götürmez bir gerçektir.

ABD’nin kendini koruyacak silah satışı yapacak bir projeyi (Füze Savunma Sistemi) NATO şemsiyesi altına çekerek sizin de büyük masraflar yaparak ortak olmanızı sağlamasını halka büyük başarılar elde ettik diye sunmak halkı değil kendini aldatmaktır.


Amerikan rüyasından, Amerikan halkı uyandı biz uyanamadık.


İsmail Tokalak
Odatv.com

1 Bernie Sanders (ABD Senatörü), The Billionaires Want More, More, More, The Huffington Post, 19.11.2010
2 Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan/The End of Histroy and The Last Man, (İstanbul: Gün Yay. 1993, 1999)
3 Bernie Sanders, No to Oligarchy, Huffington Post, 23.07.2010
4 Vikas Bajaj and Michael M. Grynbaum, “For Stocks, Worst Single-Day Drop in Two Decades”, New York Times, 29.09.2008
5 Kevin Johnson, FBI: Burgeoning gangs behind up to 80% of U.S. crime, USA Today, 29.01.2009


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
GÖLGE



Mesaj Sayısı : 1231
Reputation : 36
Kayıt tarihi : 16/05/09

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Çarş. Mart 09, 2011 12:19 am



[img]http://www.dw-world.de/image/0,,3778440_1,00.jpg[/img]
[size=24]

Obama çark etti[/size]
[color:f43e=orange]

ABD Başkanı Obama, Guantanamo üssünde tutulan terör zanlıları için askerî yargılamalara yeniden başlama emri vererek, bu konudaki tutumunda ‘U Dönüşü’ yaptı. Obama, buradaki hapishaneyi kapatmayı vaat etmişti.[/color]


Dün konuyla ilgili bir açıklama yayımlayan ABD Başkanı Barack Obama, “Amerikan adalet sisteminin, El Kaide ve yandaşlarına karşı savaştaki cephanemizin kilit önemdeki bir parçası olduğuna kuvvetle inanıyorum ve güvenliğimiz ve değerlerimizin güçlenmesini sağlamak için federal mahkemeler de dâhil olmak üzere adalet sistemimizin tüm boyutlarını kullanmaya devam edeceğiz” dedi.

Obama’nın yeni direktifi altında yapılacak ilk muhtemel Guantanamo yargılaması, 2000 yılında USS Cole adlı savaş gemisinin Yemen açıklarında bombalanmasını planlamakla suçlanan Abdülrahim El Naşiri’nin yargılanması olacak.

Yemen kökenli Suudi Arabistan vatandaşı olan El Naşiri, 2006 yılındna bu yana Guantanamo’da hapsediliyor. Savunma Bakanlığı yetkilileri, Guantanamo’daki 170 tutukludan 80’inin, askerî komisyonlarda yargılanmakla karşı karşıya gelmesinin beklendiğini bildirdiler.

Beyaz Saray yetkilileri, Obama’nın bu kararına rağmen Guantanamo’nun nihai olarak kapatılması kararına bağlı olduğunu yinelediler ve kararın bu hedefe yönelik olduğunu belirttiler. Ancak Obama’nın almak istediği sonucun, askerî yargılamaları yeniden başlatma kararıyla çok daha uzak bir geleceğe atıldığına dikkat çekiliyor.
[color:f43e=red]
'Obama, Bush'un izinde gidiyor'[/color]

Obama’nın kararı, ayrıca, hapisanede bulunan tutukluların statülerinin düzenli aralıklarla yeniden gözden geçirilmesi sürecini de içeriyor. Bu ise, Guantanamo’da karşılaşılan temel ikilemlerden birini çözmek amacıyla getirilen ve sivil haklar savunucuları tarafından eleştirilen bir uygulama. Bu uygulamayla, hükümetin, bir tutuklunun çok tehlikeli olduğuna inandığı, ancak ya bunu mahkemede kanıtlayamadığı, ya da ulusal güvenlik sırlarını açıklamamak için yargılamak istemediği durumlarda ne yapılması gerektiği sorusuna geçici bir yanıt getiriliyor.

Beyaz Saray’a göre, yeniden gözden geçirme uygulamasıyla, ABD’nin bu zanlıları herhangi bir suçla itham etmeksizin belirsiz bir süre için tutuklamasına imkan verilecek, ancak davalarını belirli aralıklarla gözden geçirmesi sağlanacak. Ancak bu gözden geçirme sonucunda bir tutuklunun serbest bırakılması gerektiği belirlense bile bu, söz konusu tutuklunun mutlaka salıverilmesini gerektirmiyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün siyaset direktörü Tom Parker da düzenli aralıklarla gözden geçirmelere dayanacak askerî komisyon sisteminin, başkan Obama tarafından yeniden yürürlüğe sokulmasını eleştirdi ve bunu, Bush yönetimi sırasında yapılan uygulamaya benzetti.
[color:f43e=orange]
Vaatler unutuldu mu?
[/color]
Guantanamo, Başkanlık koltuğuna oturunca buradaki tutukevinin tamamen kapatılması vaadinde bulunan Obama için iç siyaset ve ulusal güvenlik sorunu açısından büyük bir başağrısı niteliği taşıyor. Kongre’nin şiddetli muhalefeti karşısında bu sözünü tutamayan ve isteksiz biçimde karar değiştiren Obama, Guantanamo tutukluları için federal sivil mahkemelerde yargılama tercihini açıkça dile getirmiş ve bu yolu kapattığı için Kongre’yi suçlamıştı.

Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi Başkanı ve Cumhuriyetçi Kaliforniya milletvekili Howard “Buck” McKeon da, Obama’nın askerî komisyonları yeniden yürürlüğe koyma kararını memnunlukla karşıladığıını bildirdi, ancak yönetimin, adli gözden geçirme uygulaması ile uyumlu olacak bir yargılama sistemi getirmek için Kongre ile çalışmak zorunda olduğunu bildirdi.

© Deutsche Welle
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
AZYA
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 2611
Reputation : 38
Kayıt tarihi : 27/03/10

MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Cuma Mart 18, 2011 1:54 pm

ABD'nin 3. Dünya Savaşı Planları

Emrah Akgün




www.acikistihbarat.com 04.01.2011



Ekonomik kriz, Afganistan başarısızlığı ve Irak’da istenilenlerin elde edilememesinin ardından, parçalanma riski üst seviyelere çıkan Amerika, bununla birlikte güneyinden sosyalist iktidarlarca sıkıştırılmaya başlayınca kendine çıkış yolu aramaya başladı.


Konuyu bu şekilde ele almamızın sebebi ABD’in üçüncü savaş gemisini Pasifik’e yollamasıdır.


Amerikan medyası bu olayı korku ve endişe ile takip etti. Tartışmalar yaşandı. Fakat nedense bizde pek ele alınmadı.

Oysa bütün dünya “beklenmedik olaylara gebe” olarak gördü durumu ve haksız da değiller. Biz bu dünyada yaşamadığımız için olsa gerek, bizim gündemimiz de bu durum yok. Ya da özellikle bunun üstü örtülmeye çalışılıyor.


Güney Kore Devlet Başkan’ı, ABD’ye çalım atıp, Çin’in istediği altılı görüşmeleri onaylasa ve diplomatik yolları tercih etse de, içerdeki CIA destekli muhalefetin ve ABD’nin yalnız bırakma tehdidi yüzünden askeri tatbikatlara başladı ve bu yarımadayı daha da germiş durumda.


Şaka ve ya ‘komplo teorisi’ değil arkadaşlar, ABD kendini kurtarmak için, bütün dünyaya üstünlüğü olan, silah kozunu oynamak zorunda. Yoksa darmadağın olacak.


Bu yüzden dünyanın her yerinde hareketlendi. Buna ABD Başkanları’nın “artık vaktimiz yok” sözünün ne anlama geldiğini de ekleyin. Gerçekten vakitleri yok!

Eyaletler tek tek iflasın eşiğine gelmiş durumda. Ayrılık isteyenler hapislere atılmaya başlandı. Büyük örgütlenmelerden bahsediyoruz, biz de kimse bu durumu anlatmıyor. Ciddi bir karışıklık yaşamakta Amerika.

Böyle büyük bir devlet dış tehditten korkmaz, onun korkusu içerdedir. Chavez’e, Lula’ya, Morales’e dokunamamasının başlıca sebebi de budur. Burnunun dibindeler ve ABD sokakları Latinlerin kontrolünde, her yerde onlar var.

ABD’nin bu kabustan sıyrılması için, bütün dünyayı sil baştana götürecek büyük bir savaştan başka çaresi yoktur.


Ama bundan önce yaptığı hatayı yapmak istemiyor. Büyük bir savaşın içinde yalnız kalmak istemiyor. Asya’nın büyük ve güçlü devletlerini birbirine sokup, yıpratıp üzerlerine çökmek istiyor.



Bölgeye gönderilen Ronald Reagan uçak gemisinin, çok gelişmiş nükleer silahlarla donatılmış olması da dikkat çekiyor. Yani her şey göze alınmış durumda. Çin’den çekinmese, ABD çoktan düğmeye basmıştı. Şimdi sadece yaralı ve aç bir yaban köpeği gibi etrafta dolanıp, herkesin uyumasını bekliyor.


Bunun beklerken bizde de boş durmuyor. İktidara taşıdığı AKP ile birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kulağından tutulup çekilen ve ne istenirse yapacak hale getirmeye çalışıyor. Yani Mehmetçik’in ikinci Kore macerası da çok yakın olabilir.


Bunları görünce, yani ABD’nin dünya üzerindeki hedeflerini görünce, belki bizde yaşanan olayları da herkesin daha net anlaması mümkün olabilir diye düşünüyorum.


Büyük Orta Doğu Projesi’nin temel amacı da budur. Büyük savaşta birlikte hareket edecek ve ABD’ye karşı cephe alacak bütün güçleri parçalayıp, birbirine düşman etmek.



Biz, bölünmeye ve parçalanmaya karşı çıkanlar, mücadele edenler; büyük savaşta da tavrımızı şimdiden belli etmiş bulunuyoruz.



Fakat maalesef, ABD planlarına çanak tutanlar ve bundan nemalananlar da, o gün bize silah çatacaklarını bugünden ilam etmiş oluyorlar. İşte resim budur. İçinde olduğumuz tartışmaların gerçeği budur. AKP hükümeti Türkiye’yi, ABD’nin uzak karakolu olmanın da ötesinde, sağa sola çarpıp vurulacak bir ‘koç başı’ pozisyonuna getirme çabası içindedir.


Bunun yapabilmesi için, tüm ulusal güçleri ve ilk önce de TSK’yı ele geçirmek ya da dağıtmak mecburiyetindedir.


Bu amaç ve planlar bize yabancı değildir. Bunlar, CFR örgütünün kuruluş amaçlarında ve kendilerini neyin tehdit ettiğini açıkladıkları, kendi konuşmalarında ve yazılarında yer almaktadır.


Ulusal devletleri dağıtmak


Ulusal orduları etkisiz hale getirmek


Hedeflenen ülkelerde devletin gücünü zayıflatmak


Demokrasi ve küreselleşme başlıklarıyla, hedef ülkeleri ABD kontrolüne sokmak.

Bunları kendileri zaten açıkça belirtmektedirler. Kapitalist, emperyalist düşünce kendi çıkarı için milyonlarca insanı yok etmeyi göze alır.


Hatta şu sözü hatırlamakta fayda var:


“Şu an dünya nüfusu çok fazla, bir milyar insan bize hizmet etmesi için yeterlidir.”

Rockefeller.



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE   Bugün 9:23 pm

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
ABD PARÇALANMA SÜRECİNDE
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» ZAZACA VE KÜRTÇE PARÇALAR
» tek link tek parça mp3
» 42.Bölüm Sonunda Çalan Şarkı
» ENSTRÜMANTAL KARIŞIK PARÇALAR 17/05/2009

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
AKINCILAR :: DÜNYA :: EMPERYALİZM :: ABD-
Buraya geçin: